Acısız yaşamanın bir eziyeti vardır.
İngilizce kısaltması CIPA, dilimizde Acı duyarsızlığı sendromu diye geçen bir hastalık var.
Bu hastalığa sahip kişiler acı ve ağrı hissedemezler, ağlayamazlar.
Kemikleri kırılsa, elleri yansa, elektrik çarpsa hissetmez, anlamaz.
Bu yüzden uzun yaşamazlar.
CIPA hastaları ve yakınları bu nedenle acıya özlem duyarlar.
Çağımızda ise mutlu olmayı her şeyin önüne koyan, acılardan, zorluklardan arındırılmış bir hayat idealinin kutsandığını görüyoruz. Birey salt mutluluğunu düşünür. Kapitalizm’in nimetlerine en kolay yoldan ulaşmayı arzular. Bir şeyi üretmek ve yapmak yerine onun ayağına getirilmesini ister. Bütün güzellikler önüne sürülmelidir. Meşakkate yer yoktur. Parayla her şey yaptırılabilir. Acıdan kaçmak en büyük erdemdir.
Bu ahlak anlayışı bugün Türkiye’de parti, sınıf, ideoloji gözetmeksizin herkesi esir almıştır.
Bundan iki yıl önce Silivri askerlik şubesinin önünde bekliyordum. Önümde belki otuz kişi vardı, arkamda bi o kadar hatta daha fazla sıra bekleyen vardı. Beklerken anladım ki orada ben dışında herkes bedelli askerlikle ilgili işlemlerinin sırasındaydı. O dönem 15 bin lira ödeyen askerlik yapmış sayılıyordu. ATM önünde bir askerlikti onlarınki, gayet eğlenceliydiler, böyle bir sırada bile hemen kaynaşmışlardı. Sitemleri yok değildi: para vermişiz, bir de bu sıra beklenir mi? diyerek.
Peki, ben neden onlar gibi yapmamıştım?
Bir Kemalist’in bedelli askerlik yapması kişisel açıdan ona kolaylık sağlayabilir ama stratejik açıdan hatadır. Benim bedelli yapmamak için -maddi durumum elverişli olmasına rağmen- iki sebebim var; birincisi psikolojik, ikincisi ideolojik. Psikolojik açıdan ise kendimi arama, kendimi bulma arayışım, irademi güçlendirme, hayatıma disiplin katma, yeni insanlar tanıma. Bu daha ziyade kişisel bir mesele.
İmdi başkalarını da ilgilendiren ideolojik tarafını anlatayım: burası İzlanda gibi ülke olsa bedelli askerliği sadece vatandaşa tanınan bir hak olarak görebilirdim. Ama burası Türkiye. Başımızda rejim değiştirme heveslisi İslamcı bir parti var. Onların açısından baktığımda bedelli askerlik; vatandaşa tanınan bir haktan öte aynı zamanda toplum mühendisliği aracıdır. Amaçlanan toplum mühendisliği nedir? Atatürkçüler'in bedelli askerlik yapması ideolojik açıdan neden stratejik hatadır? Bi kere AKP'nin başından beri hedefi laik, demokratik cumhuriyeti yıkmaktır, yerine demografik olarak Araplaşmış, Arap nüfusu artmış, İslamcı, aile şirketi gibi yönetilen din devleti kurmaktır. Bunu başarması için meşruiyet kazanmalıdır. Ama toplumun yarısı hala bu rejim değişikliğini istemiyor. Kağıt üzerinde istediği kadar cumhuriyeti yıksın, toplumun yarısının bilincinde yıkamıyor, red ediliyor. Peki AKP bu meşruiyeti muhalif kesimde nasıl kazanabilir? onlara gerçek yıkımı nasıl yaşatabilir? bunun için devlet organlarını Atatürkçüler'den soğutma yolunu -aynı zamanda ülkeden kaçırma,seküler göç- seçmiştir. Bedelli askerlik tasarısını bu açıdan okumak gerekir; Atatürkçüler'in bedelliye rağbet göstermesi, aslında Atatürkçüler'in devletle olan milli bağlarını gevşetecektir. Askerlik de yapmayınca vergi ödemek dışında geriye vatandaşlık görevi ne kalıyor? AKP Atatürkçüler'i devlet kurumlarına küstürmeyi, onların bu kurumlardan kendi kendilerini dışlamasını istiyor. Eğer Atatürkçüler kendi aralarında mobilize olsalardı, bedelli askerliğe karşıyız, prensip açıdan bedelli de yapmıyoruz kampanyası başlatsaydılar ordunun Atatürkçü damarını sembolik de olsa hatırlatacaklardı. Böylece askerlik yapmak Atatürkçüler tarafından ideolojik zemine taşınacaktı. "Atatürkçüler ya da Kemalistler askere!" denildiğinde rejim değiştirmek isteyen AKP'ye: "burası hala benim ordum, benim ocağım" mesajı verilecekti. Bu aynı zamanda ordunun irticaya teslim olmasına karşı bir hareket olacaktı. Düşük gelirli muhafazakar aile çocuklarının cirit attığı, tarikatçı abilerinin komutanlık yaptığı yeni İslamcı rejimin kalesine bir gedik açılacaktı. Ama Atatürkçüler kendi aralarında mobilize olamadıklarından, bedelli askerliği sadece kişisel bir refah meselesi olarak gördüklerinden, bunun sosyal psikolojisini hiç düşünmediklerinden AKP'nin toplum mühendisliğine yarar bir karar vermişlerdir. Bu sadece günü kurtarmaktır. Çünkü, "savaş olursa gideriz canım" savunması hiçbir anlam ifade etmemektedir. Ortadoğu'da İsrail toplumu kadar mobilize olmadığında, zorunlu askerliği kaldırma yolunda ilerleyen bir ülkenin ortadan kaldırılması için sıcak savaşa gereksinim yoktur zaten. Dolayısıyla Atatürkçüler'in vicdanlarını rahatlatmak için ileride savaş olursa gideriz senaryosu gereksizdir. Bu savaşı şimdiden aşırı bireycilikten kaybetmişlerdir zaten. Ayrıca askerlikten kaçan biri laik cumhuriyet tehdit altındayken bir eylemci olarak sokağa çıkma cesaretini gösterebilir mi?
Askerliğe bu fikirlerle gitmiştim. Bu yüzden bazı Atatürkçüler tarafından militarist olmakla itham edilmiştim. Nizamiyenin kapısından girmemle birlikte fikirlerimin sınanacağını biliyordum. Tükürdüğümü yalayacak mıydım? bunu zaman gösterecekti.
Askerlik anılarımı uzun uzun anlatacak değilim. Yalnız birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum; bedelli askerlik yapanların canı bizden değerliydi, revir önünde bunu anlamıştım. Komutanlar bunları kayırıyordu. Her gün tıraş olamam deyip sakal istirahati alanlar, ayağım acıyor deyip bot istirahati alanlar her türden istirahat onlara tanınıyordu.
Öyle ki bir astsubay bizlere neden bedelli yapmadınız? diye sormuştu.
Orduda Nurcuların bu kadar aktif olduklarını bilmezdim. Er olanları Said-i Nursi’nin Risalelerini okurlardı, bu öğretilerin propagandasını yapmak yadırganmazdı. Komutanlar içinde Nurcu erleri kayıranlar, evci iznine çıkaranlar olurdu.
Görevleri mescitte pineklemek olan gerici beslemeler bir tür misyonerlik faaliyeti yürütürler, saf ve okumamış tiplere tesir ederlerdi.
Okuma yazma bilmeyen ya da az bilen Kürtlerin varlığı da yadsınamaz. Doğudaki kaçakçılık hikayelerini anlatırlardı. Onlara okuma yazma öğrettik.
Zaman zaman yukarıda savunduğum fikirleri ve duruşumu sorgulatacak angarya işler yapmışımdır. Komutanların aşağılayıcı tavırları da bunda etken olmuştur. Lakin ben burada konforlu bir hayat sürmeyeceğimi zaten biliyordum. Karşılaşacağım pislikleri az buçuk öngörebiliyordum. Sistemin doğru işlemediğini herkes gibi biliyordum. Ancak birkaç it kopuk için fikirlerimden vazgeçecek değildim. Çünkü burada çekilen eziyet kadar edinilen arkadaşlıklar, onlarla geçen iyi zamanlar da vardı. Ayrıca buradan çıkarılacak bir sürü ders, tahlil edilecek birçok husus vardı.
Bir gün kışlada karşıma albay üniformalı bir gözü kör, asker tıraşı olmuş sonradan yaşlı bir teyze olduğunu fark ettiğim rütbeli çıktı. Yanımdaki arkadaşlarla birlikte selam durduk. Albay görmeye alışık değilken böyle bir albay görmek bizi şaşırtmış ve korkutmuştu.
Sonradan öğrendik ki bu teyzenin kocası zamanında askermiş, kocasını Rumlar şehit etmiş, kendisine de tecavüz etmişler. Yüzüne kaynar su dökmüşler. Kendisine ileride böyle bir sembolik askerlik görevi verilmiş. Kışlalarda geziyor, askerlere yurtsever öğütler veriyordu.
Bir de askerdeyken yerden izmarit toplamanın yani mıntıka temizliğinin kendi içinde bir ironi barındırdığını fark ettim.TSK tarihinin belki de en anlamlı işi olabilir, askere yüzyıllardır bu emri vermekteki mantık şu; yere çöpünüzü atarsanız kendiniz toplarsınız. Yani hiç kimse yere çöpünü atmasa ve bu öğrenilmiş bir ahlak yasası haline gelse böyle bir uygulama hiç olmayacaktı. Sabahın köründe yerde ezik büzük sigara izmaritleri aramayacaktın. Her gün tekrar eden bu saçmalık aslında askerin kendini bile bile sürüklediği bir şey. Askerlik bitince de devam eden bir şey. Çünkü içinde bulunduğun boktan halin sorumlusu yine sen ve senin gibi düşünenler. Sorsan kimse üstüne alınmaz. O zaman bu kadar saçmalık niye var?
Bu gözlemler ve düşünceler içerisinde askerliği bitirmiştim. Bir halkçılık kursundan geçtiğimi düşünüyordum. Ancak bu kursta benden başka kendini Kemalist olarak tanımlayan çok az kimseye rastladım. Nurcular, Kürtçüler, AKP’liler hepsi oradaydılar ama Kemalistler olarak yoktuk.
Orada birine bir harf öğretmek, birine görgü dersi vermek, hiç olmazsa nereye sıçılacağını öğretmek bile, hatta, G3 piyade tüfeğinin sesi, barut kokusu, Lefke portakalı, evet, evet hepsi bu halkçılık kursunun içinde olan şeylerdi. Nurcu bir Kürt’le sabahın dördünde birlikte nöbet tutarken onun dinci görüşlerini temelden dinamitlemek, entelektüel bir yenilgiye uğratmak, hepsi, hepsi bu kursa dahil şeylerdi.
Bedellilerle gene paylaştığım hiçbir ortak ülkü birliği kalmamıştı. İster Atatürkçü olsun, ister milliyetçi -artık nasıl olabiliyorlarsa- ne olursa olsun kendileriyle buluşabileceğim hiçbir ortak payda kalmamıştı. Onları ulusal çemberin dışında görüyorum.
27 Şubat 2020 gününü anımsayın; İdlip’te resmi rakamlara göre 33 şehit vermiştik. Gerçekte bu sayının daha fazla olduğu biliniyor.
28 Şubat sabahı yurttaşlar neler hissetti?
Büyük bir hüzün, hınç ve öfkeyle uyansalar da herkes işine gücüne hiçbir şey olmamış gibi rutin hayatına devam etti.
Erdoğan hiçbir şey olmamış gibi Gezicilere sallayarak, gülerek, damadıyla İsmail Kahraman'ı da güldürerek sanki iki gün önce onlarca askerimiz şehit olmamış gibi konuşmuştu. Buna rağmen halktan tepki gelmemişti.
Bedelli askerliğin halk vicdanında kabulüyle AKP'nin toplum mühendisliğini; ordu ile millet arasında bağları koparacağını, parayı ödeyenin canını kurtarıp, ödemeyenin öleceğini baştan kabul edeceğimiz anlamına geldiğini söylemiştim.
O gün gelinen noktada gördük ki ölmek zaten askerin görevi, bunun için para alıyor, bedelli paralarımızı niye veriyoruz yoksa? atmosferi oluştu ülkemizde, çünkü halkımız tepkisiz, sessiz kaldı. Bu ne demektir? herkes işini yapıyor demektir, askerin işi de ölmek. Eskiden şehit verdiğimizde bayrak yürüyüşleri yapar, teröre karşı yürür, tepki gösterirdik. İmdi gene İdlip'te hala enkaz altında olan Mehmetçik gerçeğini bedelli parası ödediği için görmezden gelen, parayla vicdan rahatlatan ahlaksızlık düzeni kuruldu.
Bu düzen AKP düzenidir. Bu düzende sağcısı da solcusu da mutabık kaldı. Bedelli çıkarsa oyum sana! mutabakatıdır.
Bedelli askerlik, ordunun, Erdoğan’ın İslami profesyonel ordusu haline getirilmesinde bir adımdı. Bu adım konfor düşkünleriyle atıldı.
Zorunlu askerliğin reformlarla yeniden ele alınmasını, yurttaşların mesleğine, becerilerine, kişisel gelişimine göre tatbik edilmesini, meslek öğretilmesini, Anadolu’nun köylü, yoksul genciyle, okumuş, kentli gencin bir araya gelmesindeki halkçılığı da öne sürerek bedelliye karşı beraber çözüm geliştirelim, demiştim. Çünkü bedelli askerliğin sabit olması AKP'nin Ergenekon, Balyoz, 15 Temmuz süreciyle TSK’yı zayıflatma, ordu-millet kavramını yok sayma operasyonlarının bir parçasıdır. O yüzden 28 Şubat 2020 günü Erdoğan onlarca şehide rağmen gülmüştü.
Bedelli askerliğin getirilmesiyle beraber halkımızda orduya ilişkin duyarlılıkların azalması, profesyonel askerliğin ölümleri de profesyonelce karşılamamız gerektiği psikolojisine halkı sürüklemesi tamamen AKP iktidarına yarayan bir düzenbazlıktır. Şehitlerimizin hesabını sorma cüreti elimizden bedelli parasıyla alınmıştır, bu bir utançtır. Hükümet bu şekilde amacına ulaşmıştır. Hesabı sorulsa yeni Gezilere, yeni bayrak yürüyüşlerine sebep olurdu.
Şunu da belirteyim; bugün bir Atatürkçünün, solcunun, bedellici İslamcılardan ne farkı kalmıştır? bu açıdan hepsi AKP değil midir? konforunu, çıkarını düşünen, ulusal bilinci zayıflamış bireyler olarak kendi kendilerini atalete sürüklemeleri, eylemsizlikleri, şehitler için sosyal medyada üzülmeleri hiçbir anlam ifade etmez, ikiyüzlüdürler.
Son olarak söylemek isterim ki askerdeyken Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabını okumuştum. Ben de Piyade Er'dim fakat sakıncalı sayılabilecek ne kadar fikre sahip olsam da çağımız faşistlerinin artık en etkili silahı olan "kayıtsız kal, yalnızlaştır," tavrı yüzünden zihinlerde karavana attım.
Uğur Mumcu Sakıncalı Piyade romanını şöyle bitirir: "Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!”
Uğur mumcu bir piyadeydi ve yalnızdı.
Piyadeler yalnızdır.
Tayfun Olam
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Şehit Piyade Er Tarık Tarcan
Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...
-
Amiral David Farragut Akdeniz’deki son görevi için 1868 yılının Ağustos ayında İstanbul’a gelmişti. Amerika’nın Avrupa filosu komutanıydı, A...
-
Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...
-
Acısız yaşamanın bir eziyeti vardır. İngilizce kısaltması CIPA, dilimizde Acı duyarsızlığı sendromu diye geçen bir hastalık var. Bu hastal...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder