13 Aralık 2021 Pazartesi

Boğaziçi Protestoları ve Gezi: Aşağı Bakanlar ve Bakmayanlar

Amiral David Farragut Akdeniz’deki son görevi için 1868 yılının Ağustos ayında İstanbul’a gelmişti. Amerika’nın Avrupa filosu komutanıydı, Amerikan denizcilik tarihinin en önemli amirallerinden biriydi. Adı ileride romanlarda, şarkılarda geçecek kadar ün sahibi olan amiral ne bir deniz savaşı için ne de bir tatbikat için İstanbul’daydı. Protestan misyonerlerin Rumeli Hisarı’nın arkasında işaret ettikleri tepenin imar iznini alabilmek için buradaydı. İzin alındıktan sonra Robert Kolej’in inşasının önünde hiçbir engel kalmayacaktı. Halefi Boğaziçi Üniversitesi olacak kolejin, Farragut’un, Sadrazam’a tek bir sorusuyla İstanbul’un en güzide yerinde açılması mümkün olacaktı. Farragut’un sadrazama ve nazırlara okul için inşaat izninin neden verilmediğini sorması yetmişti. İzin verilmekle kalınmamış, okulun arazisine Amerikan bayrağı çekilmesine kadar türlü ayrıcalıklar tanınmıştı.

Boğaziçi Üniversitesi işte bu geniş ayrıcalıklı temel üzerine inşa edilmişti. Aynı dönem Beyrut’ta bir Amerikan koleji daha açılmıştı. Ancak bölgedeki hiçbir Amerikan okulu bu denli yüksek askeri diplomasinin dahil olduğu bir süreç sonunda açılmamıştı. Robert-Boğaziçi’nin kuruluşunda özel bir çaba, seçkin bir girişim vardı. Örneğin Beyrut’taki kolejin öğrenim dili Arapçayken, Arap öğrencilere açıkken Robert Kolej’in Türk öğrencilere müsamahası yoktu. Kolej daha ziyade misyoner faaliyetlerin yürütülmesi, öğrencilere meslek kazandırabilmek, Ermenilerin, Bulgarların protestanlık çevresinde milliyetçi hislerini, ayrılıkçı hareketlerini desteklemek misyonuyla kurulmuştu. Nitekim Amiral Farragut’un Avrupa’daki görevi de Osmanlı’ya karşı başlayan Girit isyanından Amerikan çıkarlarına uygun payı koparabilmekti. İmar izni için padişahın fermanı dönemin isyan koşullarına bağlı olarak çıkmıştı.

Rumeli Hisarı surlarının gerisindeki kibrin ve dokunulmazlık hissinin tarihsel izini sürmeye devam edersek okulun kurucusu Cyrus Hamlin’in anılarında bir ayrıntı gözümüze çarpar; okulun inşaatına başlandığında yapılan törende Yunan bir hatibin, “bu bina o surlardan daha yüksek bir yerde bulunmaktadır. Onlara hükmetmektedir. Bu binanın gücü mânevîdir ve ebedîdir. O surların yıkılıp gittiğini görecektir...” demesi dikkat çekicidir. Okulun nasıl bir atmosfer içerisinde temelinin atıldığı hakkında fikir verir. Kurucuları için politik ve dini bir diriliştir. Hamlin ve dönemin Batılı seyyahları arasında okulun kuruluşuyla ilgili genel tutum bu şekildedir.

Surlar üzerinden Türklüğe meydan okuyan yükseklik duygusu; ileride, tepeden bakan yüksek statü fetişizmine, etiketçiliğe -var olan tepeden bakma Boğaziçililerin sosyo-ekonomik elitizmi değil, sosyo-kültürel, daha ziyade kültürel açıdan tepeden bakmasıdır- biz farklıyız algısına evrilen üniversite, öğrencilerinin tabiriyle “İkinci Dünya Savaşı’nda İsviçre gibi bir yer,” olarak görülüyordu. 1970’lerdeki öğrenci olaylarında pasif ya da apolitik kalmak hem öğrencileri hem de rektörleri için övünülecek bir tutumdu. Ancak Ocak 2021’de Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasıyla surların üzerindeki fanusa bir taş atıldı. Övündükleri tutumun yarattığı canavar bu kez kendilerine saldırıyordu.

Üniversite kendi İkinci Dünya Savaşı’na geç de olsa girmişti.


Protestolardaki Tutarsızlıklar

Liyakata, üniversitenin kurumsal geleneklerine bağlı olduklarını söyleyen Boğaziçili akademisyenler Melih Bulu’nun rektörlüğüne karşı çıkarken onun da kendileri gibi Boğaziçili olduklarını unutuyorlar. Rektör seçimindeki kıstaslardan biri olan okulun kültüründen gelmeyi karşılıyor kendisi. Yüksek lisansını ve doktorasını Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptı.

Liyakatı önemseyen akademisyenler bir noktayı daha gözden kaçırıyorlar; Bulu’nun çalıntı yüksek lisans tezi, çalıntı doktora tezi aynı üniversitenin akademisyenleri tarafından kabul edildi. Bu tezlerdeki kural hataları, yetersizlikler yine Boğaziçili akademisyenler tarafından onaylandı.

Bulu üniversitede sekiz yıl ders verdiğini söylüyor. Asistanlığı döneminde derslere girdiyse kendisini bu göreve layık görenler yine Boğaziçili akademisyenlerdir.

Dolayısıyla asıl protesto edilmesi gereken Bulu mudur? yoksa Bulu’yu ve Bulu gibileri yetiştiren, onaylayan üniversitenin kendisi midir? Akademisyenler burada paradoksa düşüyorlar. Her gün rektörlük binasına sırt çevirerek durma eylemlerinde ironik bir durum sergiliyorlar. Yani kendi okullarına sırt çevirmekte haklılar. Üstelik önceki rektör Mehmet Özkan da atamayla gelmişti. Bulu’ya gösterilen tepki ona neden gösterilmedi? daha geçmişe gidersek 80 darbesinin atadığı rektöre de benzer bir tepki gelmemişti. Yani üniversitenin geleneğinde atamalara karşı ciddi bir tepki ve eylem kültürü yok. Çünkü Boğaziçililer İkinci Dünya Savaşı’nın İsviçre’si olmakla övünürler. Dolayısıyla Boğaziçililerden diğer üniversitelerdeki adil olmayan atamalara zamanında neden tepki göstermediklerini sormak anlamsız hale geliyor.

Bu arada protestolar olurken öğrencilerin bir tutumu da dikkat çekicidir; Bulu seçime girip de kazanmış olsaydı rektörlüğünü kabul ederdik düşüncesi içindeler. Bu durum üniversitede egemen olan demokratlığın genişliği hakkında fikir verir. Bu genişliğin zamanında bize AKP’yi getirdiğini biliyoruz.

Diğer bir husus da AKP döneminin baskıcılığını, laik cumhuriyet hassasiyeti olan 28 Şubat dönemine benzetmeye çalışan anlayıştır. Zamanında 28 Şubat yönetmeliklerini üniversitede esnetmiş olmakla övünen Boğaziçi özgürlükçülüğü, imdi, 28 Şubat’ın hedef aldığı İslamcılıktan yakınıyor. Protesto fotoğraflarında türbanlı öğrencilerin LGBT bayraklarıyla yan yana durmasını 28 Şubat’a karşı kazanılmış zafer olarak bilinçaltına işlemeye devam ediyorlar. Hem İslamcılığa, hem 28 Şubat ruhuna karşı olmanın oksimoronluğu içindeler. Buradan anlamalıyız ki Boğaziçi protestolarında laik kaygılar yoktur, laiklik talebi yoktur. Aslında bu üst yapıyla ilgili bir sorundur, laiklik gündemi muhalefet partilerinde dahi yok. Bu kaygısızlık topluma yansıdı. Ama laiklik talebinin olmaması protestoları baştan boşa çıkarıyor. Çünkü Melih Bulu ataması İslamcı düzende mümkün olmuştur. Düzenin kendisine karşı çıkmadan salt kişilere takılmak eylemleri sonuçsuz kılar.


Boğaziçi Protestolarından Gezi Beklentisi

Protestolarla birlikte sol liberal çevrelerde, buradan bir Gezi çıkar mı? kıpırdanmaları başladı. Murat Belge’nin Birikim dergisinde çıkan Boğaziçi’nin Düşündürdükleri yazısı protestoların ‘toplumda geniş bir etki yaratacağı’ tahminiyle bitiyordu. Ona göre Erdoğan kültürel iktidarını tesis edememenin acısını Boğaziçili elitlerden çıkarıyordu. Oysa baktığımız zaman Boğaziçili elitler özellikle sosyal bilimcileri AKP iktidarının gerici politikalarına meşruiyet kazandırmada akademik alanda yoğun çaba harcadılar. Bunun yanında AKP iktidarına bir başbakan hediye ettiler.

AKP’nin Kemalist Cumhuriyet düşmanlığında tutunduğu akademik dayanakları dediğimizde ilk akla gelenlerden biri Ayşe Çavdar, 24 Haziran 2013’te Milliyet gazetesine verdiği röportajda ‘2002’de tanıdığımız Erdoğan ‘O kışlayı yapmayıverelim’ derdi’ açıklamasıyla Erdoğan’ın Gezi eylemcilerine yönelik sert tepkisini utangaç bir kırgınlıkla dile getiriyor. Çünkü ona göre Gezi’deki çocukların bıçkınlıklarında Erdoğan’ın izi var. Tayyip abisinin sert tutumuna bu yüzden anlam veremiyor. Çavdar’ın akademik geçmişine baktığımızda bu saflığın ve kullanışlı aptallığın Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünden çıktığını görüyoruz.

Bir diğer isim Boğaziçi Sosyoloji fenomeninin vücut bulmuş hali, adeta kurumsal sesi Nilüfer Göle, yetmez ama evetçiliğinin yanında “Said-i Nursi Türkiye’nin Gandhi’siydi, ancak yaşatmadılar.” sözüyle akıllardadır. Ona göre Fethullah Gülen İslamcı değildir, Türkiye’de İslamileşme yoktur, haliyle kaygılanacak bir laiklik sorunu da yoktur. Laiklikle ilgili bu kaygısızlığın üniversitenin öğrencilerine nasıl sirayet ettiğine yukarıda değinmiştim.

Boğaziçi’nde Said-i Nursi hayranlığı bitmez. 20 Şubat 2015 tarihinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı tarafından üniversitede Bediüzzaman Fikriyatı panelleri düzenlendiğini hatırlatmak gerekir.

Ergenekon ve Balyoz davalarında yurtsever gazeteciler, akademisyenler, rektörler, subaylar, aydınlar Silivri’de tutsak edilmişken, Boğaziçi kürsülerinden Kemalizm düşmanlığı eksik edilmiyordu.

Boğaziçi İslam Araştırmaları Topluluğu’nun 2014 yılında düzenlediği bir organizasyonda yazar Hamza Andreas Tzortzis Atatürk için ‘şeytan’ demişti. Atatürk’e hakaretlerin edildiği Kemalizm’e sövüldüğü toplantıda alkışlar eksik olmamıştı.

Boğaziçili elitlerin cumhuriyet düşmanlığında vardıkları son zırvalık ise Nükhet Sirman’dan gelmişti; 12 Ocak 2019 tarihinde gazeteduvar sitesine verdiği röportajda Kemalizm düşmanlığının bu kesimde ne kadar hastalıklı bir hale vardığı gözler önüne seriliyordu; Sirman cumhuriyetin akraba evliliklerine karşı çıkmasını eleştiriyordu. “Oysa akraba evliliğinin illa sakat çocuğa sebebiyet vermediği açık,” diyerek neredeyse genetik bilimini de hedef alıyordu. Belki ona göre genetik Kemalist bir bilim ve akraba evliliği yapan doğulu aileleri, aşiretleri toplum mühendisliğiyle asimile etme programıdır.(!)

Sonuç olarak Boğaziçi protestolarından Gezi beklentisine girenlerin Gezi’yi ve temsil ettiği değerleri anlamadıkları ortada. Öyle olmasa AKP’ye akademik payanda olan Boğaziçi ikliminden ikinci bir Gezi çıkacağından umutlanmazlardı.


Aşağı Bakanlar İle Bakmayanlar Arasındaki Fark

Boğaziçi protestolarının şiddetlendiği dönemde polisin üniversiteye yürüyen öğrencilere “Aşağı bak” demesi gündem olmuştu. Polis bunu söylemeye cesaret bulmuştu. Ancak böyle bir cesareti onlara vermeyen Gezi’nin aşağı değil hep ileri bakan gençliğinin müstesnalığı üzerinde durmak gerekir. Çünkü ekonomik krizin en ağır şekilde hissedildiği, salgın nedeniyle halkın maddi, manevi çöktüğü bu düzende gençliğin çıkaracağı en küçük kıvılcım dahi sosyal bir patlamaya sebep olabilecekken, bu patlama için gerekli gerilimler intiharlarla, sinir krizleriyle toplumda kendini göstermişken Boğaziçi eylemleri neden belli bir çevrede, belli bir kesimde sınırlı kaldı? toplumun diğer kesimlerinden katılım neden olmadı? bu soruları yanıtlamak için Gezi’de başarılan şey ile bugün başarılamayan şeyi anlamak gerekiyor.

Öncelikle Gezi’nin özüne karşı duyulan tuhaf bir kaygıdan ilerleyelim, bu kaygının bizi götüreceği adres, aşağı bakanların adresidir. Böylece bugün neyi başaramadıklarını daha iyi anlamış oluruz; Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü başkanlığı da yapmış olan Edhem Eldem’in 16 Haziran 2013 tarihinde New York Times’ta yayımlanan makalesinde “... dolayısıyla, protestocuların önündeki en büyük zorluk Türkiye’nin karmaşık sosyal sorunlarını İslam’la laiklik arasındaki basit bir ikileme indirgemeye çalışan Kemalist bir ters tepkinin bu hareketi gasp etmesine engel olmak.."

“... ne yazık ki Gezi Parkı’ndan yükselen yeni eşitlikçi söylemlerin modası geçmiş bir siyasi mücadelenin yaygarası içinde gümbürtüye gitme tehlikesi var."

Eldem’in Gezi’yi Kemalistler gasp etmesin kaygısını bir Amerikan gazetesinde dile getirmesi Boğaziçililik duruşunun gereğidir. 150 yıl önce okulunun misyoner kurucuları gibi o da okyanus ötesine şikayetini söylemiştir.

Oysa Gezi Kemalist, Ulusçu bir nitelik taşıyan laik bir harekettir. Laiklik ve İslamcılık çatışmasının hiç de öyle basit bir çatışma, basit bir ikilem olmadığını kanıtlar nitelikte ülke çapında yayılmış halk hareketidir. Gezi doksanlardan beri öngörülen, kaynayan Ulusçu dip dalganın nihayet fokurdayıp yüzeye çıkmasıdır. 2007 yılında cumhuriyet mitingleriyle geleceğini hissettirmiştir. Hatırlanacak olursa mitinglerin yapıldığı dönem laik cumhuriyetçi teyzelerin laiklik kaygısını karikatürize edenler malum üniversitenin ikliminden çıkmış kişilerdi. Cumhuriyet gazetesinin Tehlikenin farkında mısınız? uyarılarına alaycı bir tutum vardı. İşte alay ettikleri cumhuriyetçi kadınların çocukları anneleriyle birlikte Gezi’nin dinamosu oldular. Devlet gençleri ailelerine şikayet ettiğinde aileler Gezi parkına çocuklarına destek vermeye gelmişlerdi.

Dolayısıyla Gezi’nin bir ağaç meselesi olmaktan çıkıp halkın her tabakasından insanları içine çeken yöne gitmesi laik cumhuriyet ve Atatürk hassasiyeti taşımasından ileri gelir. Boğaziçi protestolarıysa bu hassasiyetleri taşımadığından hisarüstüne hapsolmuştur. Halkla buluşamamıştır. Halkın başkaldırmaya en uygun koşulları doğduğu zamanda üniversite gençliğiyle buluşamaması ulusal duyarlılık sınırlarının Gezi’de olduğu gibi genişletilmemesinden kaynaklıdır.

Aşağı bakmayanların bakanlardan bir farkı da kuşak çatışması barındırmaksızın halk hareketine sebep olmalarıdır. Gezi gençliği çoğunlukla Y kuşağından olmasına rağmen önceki kuşaklarla kendileri aralarında belirgin bir farkın olduğunu ima eden popüler kültürün kuşakçı anlayışına sırt çevirmiştir. Bu durum onların her yaştan insanla bir araya gelmelerine olanak sağlamıştır. Hatırlanacak olursa Gezi’de halk meclislerinde belli bir yaş grubu konuşmaz, her yaş grubundan insanlar halkın kürsüsünde konuşurdu. Bu açıdan günümüzde sosyologların sandığı gibi kuşak çatışmasının eseri değildir. Bilhassa kuşakların dayanışmasıdır. Çünkü Y kuşağının en önemli özelliği bir geçiş kuşağı olmasıdır. Gelenekselle, modernin özellikle oyun kültürü açısından kesiştiği doksanların sonu ile ikibinlerin başlarında çocukluk dönemlerini geçirmesi bunda etkilidir. Aynı şekilde örf ve adetlere aşinalık, ideolojik devamlılık bu kesişmenin getirileridir.

Aşağı bakanlarda ise kuşak farkının, kuşak çatışmasının olduğu fikri her kanaldan aşılanan bir düşüncedir. Z kuşağıyla ilişkilendirilen Boğaziçi protestolarında öğrencilerin dayanışması sadece kendi akademisyenleriyle sınırlıdır. Bu da protestoları sınırlayan bir diğer durumdur; kuşağa ve üniversite kimliğine indirgeyen tutum.

Aşağı bakmayanlar aynı zamanda Atatürk’ün bir idealinin provasını gerçekleştirdiler. Gezi ne işçi sınıfı hareketi denilerek Marksist bir yorumla açıklanabilir, ne de burjuva hareketi ya da prekarya hareketi denilerek liberal bir yorumla açıklanabilir. Gezi imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olma idealinin öncü bir pratiği olmuştur. Gezi, kaynak işçisi Ethem Sarısülük ile bir eczane sahibinin halkın kurduğu sofralarda aynı yemek için sıraya girmesidir. Gezi, üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın biber gazından yanan gözlerine memur emeklisi teyzenin ilk müdahalesidir, şefkatidir. Gezi karikatürize edenlere inat her sınıftan yurttaşın Mustafa Kemal’in askerleriyiz! diye haykırmasıdır. Gezi milletçe kütleleşmenin 21.yüzyıldaki ilk deneyimi olmuştur. Bundan önce 20.yüzyılda Vagon Li olayıyla yine İstanbul’da deneyimlemiştik.

Gezi'nin bu çığır açıcılığını gören etnik bölücüler akabinde kendi militanlarını eylemlere kattılar. Öcalan BDP heyetiyle görüşmesinde duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş: "Halk meydanı Ergenekon ve Ulusalcılara bırakılmamalı," demişti. Demirtaş ise başlarda Gezi'nin Kemalist özünün farkında olduğundan eylemleri darbe girişimi olarak tanımlamıştı. Ne zaman ki Kemalistlerin lokomotifi olduğu hareket ulusal çapta ses getirdi, o zaman Gezi'ye sahip çıkma yarışına girdiler. Amerikan gazetesinde Gezi'yi Kemalistlere bırakmayın diye serzenişte bulunan Edhem Eldem ile bu açıdan aynı yerde konumlandılar. Bu durum iktidara yaradı ve Gezi'nin Kemalist bağlamından koparılması gençleri terörist diye suçlamalarını sağladı. Olayların dış güçlere bağlanmasının önünü açtı. Gezi'ye anti Kemalistler zarar verdiler.

Gezi’nin statücü, etiketçi kalıpları kıran kimlikler üstü bir harekete dönüşmesinde işte bu Kemalist ideolojinin birikimi yatmaktadır. Fakat bu birikimle sorunlu olmayı entelektüel olmanın geçerliliği addetmiş Boğaziçi elitizmi protestolarıyla diğer üniversitelerin öğrencilerini bile yanına çekememiştir. Birkaç cılız öğrenci dayanışması mesajı dışında karşılık bulmamıştır. Özellikle Anadolu’da karşılığını bulamamış protestoların başarısızlığının altında Tevhid-i Tedrisat’ın (Öğretim Birliği) terk edilmesi yatar.

Tevhid-i Tedrisat yasa tasarısı mecliste görüşülürken tasarıyı gerekçelendiren şu ifade dikkat çekicidir: “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”

Melih Bulu gibi AKP’lilerin üniversitelere rektör olarak atanması ilk değildi, Anadolu’daki üniversiteler bu haksızlığı çok önceden yaşamışlardı. Ne zaman ki Bulu’nun atanması gerçekleşti, o zaman Boğaziçi’nden ses geldi. O zamana kadar entelektüel İstanbul sultası, aydın, yazar, çizer takımından ciddi bir tepki gelmiyordu. Haliyle öğrenci dayanışması, akademisyen dayanışması da yoktu.

Üniversiteler arasında esaslı bir dayanışma olmaması kanunun uygulanmaması ya da eksik uygulanmasıyla ilgilidir. Öğrenim dilinde, kültürde, ekolde bu kadar bölünmüşlük gençleri nasıl bir araya getirecekti? bi yerde Fransızca, bi yerde İngilizce, bi yerde Türkçe öğrenim var. Birbirinden bu kadar kopuk yerlerde düşünce dünyaları da birbirinden kopuk öğrenciler yetişir. Ulusal bir gençlikten söz edilemez, her şey parçalanmıştır, genç dimağlar oradan oraya savrulmuştur. Duygu ve düşünce birliğinde dağınıklık öğrenciler arasında hiyerarşik bir düzene yol açar. Herkes kendi kimliğine, statüsüne, etiketine sığınır. Üniversiteli üniversiteliye: ben senden zekiyim, yüksek puan aldım, benim okuluma kayyum atanmasıyla önceden seninkine atanmış olması aynı önemde değil, demeyi kendine hak görür. Hiyerarşiyi iktidardan önce üniversiteli kendi oluşturmuştur zaten. Gençlerin kendi aralarına ördüğü duvarları hiçbir gençlik düşmanı iktidar öremezdi. İktidarlar sınavcılığı kutsarken, öğrenciler de sınav sonuçlarına göre kendilerine değer verirler. Sınavı düzenleyen otoritenin şablonlarına bağlı yaşarlar. Bu bağlılığa kimler daha sadıksa aşağıya bakanlar onlar olur.

Émile Zola’nın sözü bu konuda yeterince açıklayıcıdır: "İrtica saltanatını, bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir, kalır. Okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaklardır.”


Tayfun OLAM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Şehit Piyade Er Tarık Tarcan

Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...