11 Ağustos 1903, Manastır.
Halim idam sehpasının merdivenlerini ağır ağır çıktı, vakurdu, idamını izlemeye gelen Osmanlı ve Rus heyetine horlayan gözlerle baktı. Nefes aldığı her saniye askeri olduğu Osmanlı’nın Ruslara karşı kabahatiydi. Çünkü bir Türk askeri olarak şeref ve izzetini korumuştu. Suçu buydu. Onunla birlikte olayın tanığı diye hiç suçsuz Er Abbas da idam edilecekti.
Üç gün önce Manastır Konsolosu Aleksandr Rostkovski Nüzhetiye Karakolu önünden geçerken nöbet tutan Jandarma Er Halim kendisine selam vermeyince üzerine yürüyüp azarlamaya başlamış, Halim konsolos olduğunu bilmediğini söylemiş, bunun üzerine Rostkovski tokat atarak: “Beni iyi tanırsın, size böylesi lâyık alçak Türkler!” diyerek hakaret etmiş. Rostkovski bölgede Türk düşmanlığıyla bilinen bir konsolostu. Türk insanına hakaret, kamçıyla dövmek onun alışkanlığıydı. Halim’e kamçıyla vurmaya başladı. Hızını alamayıp “Türk domuzu!” diyerek elini silahına götürdü, ateşledi. Halim bu kadar aşağılanmaya dayanamayıp nefsi müdafaa gereği tüfeğini ateşledi, konsolos yere serildi.
Olaydan sonra Rus savaş gemisi Yeşilköy açıklarına demirledi. Ruslar burada İkinci Abdülhamid’in yaranma çabasıyla çiçeklerle karşılandı. Er Halim’in cezası hapse çevrilir beklentisi boşa çıktı, Abdülhamid hızlıca yargılanıp acilen idam edilmelerini emretti.
Bu olayda Divan-ı Harp katibi olarak görev alan Enver Bey’in ifadesiyle ‘Divan-ı Harp ebediyen namını lekedâr edecek hükmü vermişti’:
“...Nefer Halim, kızgınlıkla giriştiği öldürme eylemini taammüden tamamladığından ve arkadaşı da öldürmekten menetmediği için idamlarına karar verilmiştir.”
Hükmün okunmasıyla yağlı urgan Halim’in boynuna geçirildi. Celladı idam taburesini devirdi, bu devrilen Osmanlı’nın şeref ve izzetiydi, Halim ise haysiyetiyle gitmişti.
18 Şubat 1920, Biga.
Vücuduna inen her sopa darbesinde kırılan kemiklerinin sesi duyuluyordu. Ahmet Anzavur’a bağlı Gavur İmam Fevzi’nin çete reislerinden Hacıoğlu kinle doluydu, Kuvvacı’nın mübarek bedenini parçalamak istiyorlardı, Anzavur’un etkisi altına giren Kara Hasan’ı tutuklatıp öldürtmek neymiş göstereceklerdi. Köprülülü Hamdi Bey kanlar içinde yerdeydi, bir vecd halindeydi, Kuvvacı’nın vecdi ulusal coşkunluğunun en üst mertebesinde yani kanlar içinde bi ayrı esrimeydi. Bu coşkuyla Kemalist imanının kayalaştırdığı bedenine vurulan sopalar kırılıyordu. Hacıoğlu kudurmuştu, bu mukavemet dinine küfür gibi geldi: “kırın boynunu! vurun boynunu!” diye ağzından tükürükler saçarak bağırdı, kırdılar boynunu kırdılar da kini durmadı...
Köprülülü Hamdi Bey Edremit kaymakamıydı. Yunan işgaline karşı halkın milli duygularını harekete geçirmek için miting düzenlemişti. Hürriyet ve İtilafçılar bu durumdan rahatsız olmuşlardı. Bunun üzerine Karesi Mutasarrıflığı tarafından görevinden azledilince Balıkesir’de Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katıldı. İleride Atatürk tarafından Nutuk’ta “kahraman bir arkadaşımız” diye anılmasına sebep olan meşhur Akbaş Cephaneliği Baskını’nın başındaydı. Dramalı Rıza Bey’in sağladığı istihbarat doğrultusunda baskın planını hazırladı. 26 Ocak 1920 günü kendisi Bergos iskelesinde kalıp Dramalı Rıza Bey ile arkadaşlarını cephaneliğe gönderdi. Dramalı Rıza Bey ile 30 adamı Senegalli Fransız askerlerinden hiçbir direniş görmeden cephaneliği bastılar. Silah ve mühimmatları ele geçirdiler. Durum Bergos’taki Hamdi Bey’e bildirilince Bergos’tan bir vapur gönderdi. Böylece silahlar hem deniz yoluyla hem de karadan 150 kişilik yurtsever bir grubun çabalarıyla taşındı. Bu taşıma sırasında İngiliz gemilerine yakalanmamaları büyük başarıydı.
Hamdi Bey baskında elde ettiği silahları toplayacağı kuvvetlere dağıtıp Yunan’ı İzmir’den çıkarmak için taarruz planlıyordu. Ancak Ankara’dan Yunan taarruzu olacağı bilgisi gelince toplayacağı 5000 kişilik kuvvet için kaynak arayışlarına başladı. Bu bölge halkı için vergi demekti. Halkın hoşnutsuzluğunu fırsat bilen Anzavur Kuva-yi Muhammediye çetesiyle Biga’ya gelip isyan çıkardı. İngilizler bu isyan için Anzavur’a 4000 tüfek, 30 mitralyöz, 4 top göndermişlerdir. Ayrıyeten Anzavur’a katılması için Çerkes Şah İsmail’in çetelerine 5000 altın vermişlerdir. Pomak Gavur İmam Fevzi ile Çerkes Şah İsmail’in çeteleri Biga’yı bastı. Hamdi Bey tutuklu bulunan Pomak Kara Hasan’ı baskın sırasında Kani Bey’e idam ettirdi. Anzavur’un çeteleri bu olay karşısında çılgına döndüler, revirde yaralı yatan jandarma erleri katlettiler.
Anzavur Biga’yı ele geçirince Dramalı Rıza Bey ve adamlarının bulunduğu Yenice’ye hareket eden Hamdi Bey Pomak köyü Yukarı İnova’da Hacıoğlu tarafından yakalanır. Hacıoğlu, Köprülülü Hamdi Bey’i bir atın arkasına bağlayarak Biga’ya götürürken yolda işkence eder, öldürür.
“...Kani bey’in bulunduğu evi soyup soğana çevirmişler. Cesedini, daha ölmeden merdivenden atmışlar, elbiselerini soyarak, hatta edep yerlerini açarak sürükleye sürükleye getirmişler, alçaklar. Akşama doğru bir tellal: ‘Hamdi Bey’in cesedi akşama gelecek,' diye haber verdi. Of! bu koca kahramanın cesedini, bu alçakların kirli ayakları altında mı göreceğiz? ertesi gün derste idim. Hademe kapıyı açtı, 'Hamdi Bey’i getiriyorlar. Ne başını bırakmışlar, ne vücudunu; parça parça etmişler zavallıyı.' dedi. Hamdi Bey’in mübarek naaşını, canavarlar, kirli ayaklarıyla çiğnemişler, vücudunu parça parça etmişler. Zavallı şehidin vücudunu arabadan süngülerle çıkarmışlar. Herhalde Balkan Harbi’nin Bulgarlar’ı, bunlardan daha insaflı idiler.’’
U. İğdemir, Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları, s.10-13; 17-18 Şubat 1920)
7 Temmuz 1972, Erenköy.
Oda rutubet kokuyordu. Penceresi yoktu. Her gün düzenli şekilde zemini ıslatıyorlardı.
Elleri zincirli, ayakları prangalı şekilde getirildiğinde ayakları kaydı, kolundan sertçe tutup sandalyeye oturttular. Ağzını açmasını istediler, açmadı. Çenesinden tutup zorla açtılar, bir bardak suyu döke saça içirdiler, ardından bir bez parçası koklattılar.
Yüzünde ardı ardına tokatlar patlayınca gözlerini açabildi. Midesi bulanıyordu. Eline bir kalem tutuşturdular, önüne bir kağıt açtılar. “Söyleyeceklerimizi yaz,” dediler. Kendini değişik hissediyordu, söylenenleri yazıyordu ama bu suçlamalar akıl alır gibi değildi. Kendi adının yanında Faruk Gürler, Muhsin Batur, Kemal Kayacan adlarını yazdı, söylenen suçları onların da işlediğini dikte ettiler: “yazsana ulan!” diye bağırdı biri, odada kendisi dışında dört kişi olduğunu anladı. Bugün kibardılar, normalde ana avrat düz giderlerdi, sorguyu izleyen biri vardı, o varken çok sert davranmıyorlardı, kim olduğunu tahmin edebiliyordu. Buraya getirildiğinden beri gözleri kapalıydı, işitme, dokunma yetilerine, sezgilerine güveniyordu. Elindeki zincirin 3 santime yakın 18 halkadan oluştuğunu ölçmüştü örneğin, ayaklarına bağlı zincirler 108 santim vardı, günlerce bekletildikten sonra karnının gurultusuna acırlarsa belki götürdükleri tuvaletin yeri 1.5 metreydi. Her adımını sayıyordu, her nesneyi hesaplıyordu, bulunduğu yerin krokisini kafasında çizecek kadar tutulmuştu burada.
Sırtında silahın namlusunu hissetti: “bak! yan odada komandolar, çağırırım, istersen yazma, çağırırım!,” diye bağırdı aynı ses. Ne içirdilerse bu telkinlere karşı direnci zayıflamıştı, kalemi oynatıyordu ama ne yazıyordu belli değil, kendine söylenen suçlamaları biraz hafifleterek, bazen es geçerek silah arkadaşlarının hayatlarını karartmamak adına içirdikleri ne olduğu belirsiz şeye direnircesine suçlamaları eğip büken sözcüklerle kağıdı dolduruyordu.
Bir el uzandı kağıdı çekti, tahmin ettiği dördüncü kişi olduğunu hissetti.
- “sen artık çok oldun, yatırın yere!”
Talat Turhan 12 Mart Darbesi’nden sonra Ziverbey Köşkü’ne (Zihni Paşa Köşkü) götürülüp işkence edilen yurtsever Sol Kemalist subaylardan biriydi. Cevdet Sunay-Memduh Tağmaç- Faik Türün grubunun Faruk Gürler-Muhsin Batur-Kemal Kayacan grubunu etkisiz hale getirmek için tertipledikleri Bomba Davasının baş sanığı olarak içeri alınmıştı. Bomba Davası karşı devrimcilerin Kemalist subayları ve aydınları yıldırma tertibiydi. Faik Türün 1.Ordu Komutanı ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak bu grubu etkisiz hale getirmeyi üstlenmişti, Ziverbey’deki işkenceler bunun içindi. Türün dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dan bu icraatlarının karşılığında Genelkurmay Başkanı yapılacağının sözünü almıştı.
Talat Turhan aslında 9 Martçıların örgütü olan Devrimci Ordu Gücü’nde yer almamıştı, sivil olduğu için kabul edilmemişti. Ancak bu Sol Kemalist örgütle aynı ideallere inandığı için İstanbul’da örgütlenme içindeydi. 26 gün tutulduğu Ziverbey’de kendilerini ‘Kontrgerilla’ diye tanımlayan bir örgüt tarafından işkence altında sorgulandı. Yasaların kendilerini bağlamadığını söyleyen örgüt üyeleri Talat Turhan’a ve diğer işkenceden geçirdikleri askerlere ve sivillere ‘esir’ olduklarını söylediler.
Talat Turhan 1964 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle emekli edilene dek orduya başarıyla hizmet etmişti. Önü açık görülen parlak bir subaydı. Kuleli Askeri Lisesi’ni Tarih dersi birinciliğiyle bitirmişti, Kara Harp Akademisi’ne giriş sınavı birincisiydi. Her zaman Kemalist görüşteydi, bu yüzden Genç Kemalistler Ordusu davasında yargılandı.
Daha sonra haksız suçlamalarla yargılanacağı Bomba Davası dönemin politik koşulları gereği örtbas edilince hayatının geri kalanını Kontrgerilla araştırmalarına adadı.
Ayak tabanlarını artık hissetmiyordu. Falakaya yatırılmıştı. Bir sopayı kırmışlar başka bir tane bulmuşlardı, onunla vurmaya devam ediyorlardı. Odadaki dördüncü kişinin köşkten sorumlu, arada sorgulara katılan Memduh Ünlütürk olduğunu biliyordu. Dayanamadı: “benim sevdiğim, saydığım, takdir ettiğim bir general var, Memduh Ünlütürk. O bizim örgüte girmek istedi, ama ben dedim ki biz deşifre olduk, ne olduğunu biliyoruz, zamanı gelince değerlendiririz...”
Sopa darbeleri durdu, sessizlik oluştu,
ayakları yoktu sanki...
16 Temmuz 2016, Boğaziçi Köprüsü.
Gözlerini açtığında otobüsün çevresini gecenin karanlığından daha karanlık bir kütlenin çevirdiğini gördü. Şoför kanlar içindeydi, vurulmuştu. Bir Tomaya çarparak durabilmişti. Cam kenarında oturan silah arkadaşları yerlerinden kalktılar, dışarıdakiler taşlarla, sopalarla camları kırıyorlardı. Bir cam şişe atıldı içeri, alev aldı ortalık. Bu cehennemden çıkmalıydı.
Otobüsten ilk inenlerin geriye bakıp cehenneme dönmeyi yeğleyen bakışlarıyla dehşete kapıldı. Bir adım geri gitmek istedi, alevlerin arasındaki arkadaşlarının can havliyle yapamadı, kendini karanlığın ortasına attı.
Yerdeki cam parçaları düşen ilk kan damlalarıyla gecenin rengini yansıttı; kanlı eller üniformasını çekiştiriyordu, sopalar inmeye başladı kafasına, sırtına...arkadaşlarının bazılarını göremedi, polisler onları bu burgaçtan çıkarmışlardı, ya komutanları neredeydi?
kalabalığı yarıp arkadaşlarını götüren çevik kuvveti gördü, linç edilmekte olan arkadaşını da alıp peşlerinden gitmeyi düşündü. Buraya sıkışmış beş kişiydiler, tatbikat dedikleri bu muydu? komutanı ortadan kaybolmuştu, polislerin olduğu yöne yürümek istedi, tam o sırada kalbine doğru bir tekme yedi, kaskı başından fırladı, yere düştü.
- Teğmen mi bu?
- hain darbeciler!
- yapmayın, onlar öğrenci.
Öğrenci olduğunu söylemişti, bir şeyden haberi yoktu. Ama anlamadılar. Bir el üniformasından tutup sürüklemeye başladı, diğer arkadaşının yardım çığlığını duyuyordu, başında sakallı adamlar toplanmıştı, ellerinde bıçak, satır, sopa sallanıyordu. Gözlerinde vahşi bir istek okunuyordu.
Bir yerde durdular, kalabalıktan biraz ayrılmışlardı, onlar diğer iki Harbiyeliyi linç ediyorlardı.
Vücudunu tekmelemeye başladılar, küfürler ederek vuruyorlardı. Sonra hepsi birden üstüne çullandılar, biri boynuna bastırıyordu, öteki vücuduna bıçak darbelerini indiriyordu, sakallarına kan fışkırdı, Kubilay’ı katledenlerin iştahı onlara geçmiş gibi boynuna bıçağı dayadılar.
Murat Tekin Bursa Işıklar Hava Lisesi’nden mezun olduktan sonra Hava Harp Okulu’na girmişti. Bursa Işıklar Hava Lisesi’ne girdiği zaman ablasına: “biliyor musun abla? Ben bu okula şehit olmak için giriyorum,” demişti.
Şehit olacağı düşüncesi aklında hep vardı. Bir hayali de pilot olmaktı.
Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisiydi. 15 Temmuz’da Yalova’daki eğitim kampındaydı. Eğitimden döndükten sonra akşam uykularından uyandırılıp: ‘hayatınızda görebileceğiniz en gerçekçi tatbikata götürüyoruz sizi,’ denilerek askeri otobüse bindirilmişlerdi, Murat’ın bulunduğu gruba söylenen canlı bomba olduğuydu. Eğitimde olduklarından dışarıyla haberleşme imkanları yoktu, otobüste uyuyabilecekleri söylenmiş, bu vaziyette Boğaziçi Köprüsü’ne doğru yola çıkmışlardı...
Gırtlağından kanlar fışkırıyordu, diğerleri ağzını, burnunu bastırarak boğuyorlardı, kendi ifadeleriyle 150 yıllık bir hınç içindeydiler, 150 yılın hıncı askeri öğrencinin bedenine çullanmıştı, Murat son nefesini verdi, sakallarından kan damlayanlar muradlarına ermişti.
İhanet Silsilesi: Bir Tehcir Hipotezi
Halim, Hamdi, Talat ve Murat’ın hikayelerindeki izleği açmak istiyorum; ilk kan bir tavizle aktı, taviz işgali doğurdu. Halim bir tavizin kurbanıydı. Her şey onunla başladı dersem abartılı olur ama bir başlangıç sayabiliriz.
Burada üç cinayet, bir işkence var; kurbanlar Türk, failler Türk. Bu dört olayın ortak noktalarından biri öncesinde bir savaşta aynı mevzilerde yer almalarıdır;
1897’deki Osmanlı-Yunan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kore Savaşı ve hala süren Türkiye-PKK savaşı.
Yani, Halim’in idamına hükmedenler, Köprülülü Hamdi’yi katledenler, Talat Turhan’a işkence edenler, Murat Tekin üzerinden düşünürsek 15 Temmuz’da birbirleriyle savaşan askeri gruplar öyle ya da böyle sözünü ettiğim savaşlarda aynı saftaydılar, hatta, kimileri birlikte savaştılar.
Rostkovski’nin kamçısını İngiliz devraldı, İngiliz’den sonra Amerikalı aldı, 12 Mart’tan 15 Temmuz’a hala son sahibinin elinde üstümüzde sallanıyor.
Dört fail de Nakşibendi’dir: Abdülhamid, Ahmet Anzavur, Faik Türün ve 15 Temmuz’un yapıcıları...
Faillerin Nakşibendi olduklarını çıkarmak için özellikle seçtiğim hikayeler olmadı. Örneğin, Kubilay’ı katledenler de Nakşibendi’ydi, Şeyh Eşref ayaklanması ve daha başka darbeciler de...
Bu noktada değinmek istediğim Nakşibendilerin bir silsile halinde karşımıza çıkmaları.
Yine ilk kanın izini sürelim; Mevlana’nın Nasreddin Hoca’yı öldürtmesi. Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi, Anadolu’daki Moğol istilasına, Moğol etkisi altındaki Selçuklu idaresine isyan etmişti, Moğol destekçisi olan Mevlana tarafından Cacaoğlu Nurettin’e öldürtüldü. Nasreddin bir Ahi Evran’dı. Anadolu Türkmenlerinin desteğini almıştı.
Nasreddin’in Moğol işgaline meydan okumasını yıllar sonra Rus işgalinde, İngiliz işgalinde, NATO’ya girmemizle Amerikan emperyalizminde örnek alıp savaşacaklara karşı Nakşibendiliğin 800 yıllık ihanet silsilesi dikkat çekicidir, planlıdır.
Anadolu’yu Türksüzleştirmek 800 yıllık bir projedir.
Tasavvuf da bu projenin ilmi sahasıdır.
SADAT Başkanı Adnan Tanrıverdi’nin Mütevelli Heyeti üyesi olduğu Üsküdar Üniversitesi’nde tasavvufu Amerikalı akademisyenlere anlattırmak bu açıdan tesadüf değildir.
İstilacılar sömürecekleri coğrafyaların ilmini kendi tayin edecekleri kişiler ve kurumlar vasıtasıyla şekillendirirler. Moğollardan, Amerikalılara...
15 Temmuz’dan sonra askeri okullar ve hastaneler kapatıldı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı, Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değişti. Adnan Tanrıverdi’nin 15 Temmuz’dan önce düşündüğü bu tasarılar 15 Temmuz’dan sonra gerçekleşti. Darbe girişiminden bir ay sonra cumhurbaşkanı danışmanı oldu.
15 Temmuz’dan bir yıl önce dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nda İngiltere Büyükelçisi Richard Moore’la özel görüşmüştü.
Basına bu konuda açıklama yapılmadı.
İngiltere’nin darbe girişiminde Fethullahçıların rol oynadığını kabul eden tek Batılı ülke olması da dikkat çekicidir.
Darbe girişiminden bir yıl sonra İngiltere Başbaşkanı Theresa May Türkiye’ye gelerek 125 milyon dolarlık savunma anlaşması imzaladı.
Richard Moore ise 2020 yılında İngiliz dış istihbarat servisi MI6'nın başkanı oldu.
Görüldüğü üzere 15 Temmuz’dan kimlerin kârlı çıktığı açıktır. İngiltere’nin bilgisi ve kontrolü dahilinde Nakşibendi tarikatların kavgası olarak yorumlanabilir.
Bunun yanında 15 Temmuz Türk Tehciri ve Anadolu’yu Türksüzleştirme projesinin bir basamağıydı. İngiltere’nin Brexit sürecinde olası bir Türkiye’den Avrupa’ya göç dalgası üzerinde durulmuştur. Çünkü tehcirin etkileri Batı’yı da etkileyecektir ve bu proje hala sürdürülüyor.
Kendini Mahkum Eden Vesayet Olur mu?
Sol liberal çevrelerde yıllardır söylenen AKP Kemalist Vesayeti ortadan kaldırdı, AKP’den önce Kemalist Vesayet vardı ve son zamanlarda AKP Kemalistlerle birlikte, söylemlerindeki yanlışlığa değinmek gerekir.
Bu nasıl bir vesayettir ki irticai faaliyetleri tespit edilmiş, kadrosuzluktan emekli edilmiş Adnan Tanrıverdi’yi Tuğgeneralliğe kadar yükseltmiştir?
Bu nasıl bir vesayettir ki Tanrıverdi subay olduğunda meslektaşı Talat Turhan Kemalist olduğu için yargılanabilmiştir? AKP’den önce Kemalist Vesayet varsa 1965 yılında Genç Kemalistler Ordusu davası nasıl görülebilmiştir? kendi kendini yargılayan vesayet mi olur? Kemalist Vesayette Kemalist olmak nasıl suç olabilir?
Bu nasıl bir vesayettir ki Mehdi gelecek diye hazırlık içinde olduğunu söyleyen Tanrıverdi gibi bir adam orduda yükselmeyi sürdürürken Kemalist subaylar yargılanmıştır, işkence görmüştür, hatta idam edilmiştir? bu nasıl Kemalist Vesayettir?
Bu nasıl bir vesayettir ki Amerikan Kalkınma Örgütü’ne bağlı kontrgerilla eğitimleri veren Office Of Public Safety 1960’larda Türkiye’ye yerleşmiş, 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra Solcu ve Kemalist siyasetçileri, aydınları hedef alan faşist uygulamaları hayata geçirebilmiştir? Kemalizm’in esaslarından biri tam bağımsızlık değil midir?
Bugün AKP ile Kemalistlerin birlikte hareket ettiğini söyleyenler, bu nasıl bir ortaklıktır ki SADAT 15 Temmuz’dan sonra Harp Okulu mülakatlarını yapabilmiştir?
Adnan Tanrıverdi gibi bir cihatçının TSK’da Tuğgeneralliğe kadar nasıl yükselebildiğini anlamak için NATO’ya girdiğimizden beri TSK’nın İngilizce aslından Türkçe’ye çevirtip benimsediği ST 31-15 Sahra Talimnamesi gibi Amerikan menşeili NATO talimnamelerini araştırmak gerekir. Talat Turhan’ın bu konuda önemli çalışmaları vardır. NATO’ya girdikten sonra Türk subayı kendisine verilen emirleri sorgulamaksızın uygulayan, Kemalist ideolojiden yoksun bırakılmış, şekilci bir Atatürkçülükle idare etmiş askerler haline getirilmiştir. Bu duruma nasıl geldikleriyle ilgili veryansintv.com’da çıkan Mustafa Kemal’in Ordusu’ndan Profesyonel Ordu’ya adlı makalem okunabilir.
Türk Tehciri mi Uygulanıyor?
Bir önceki yazımda Sevr’in uygulanmaya başlandığını, ordudaki gelişmelerin Sevr maddelerine uygun biçimde ilerlediğine tanıklık etmiş biri olarak anlatmıştım.
Kuşkusuz Sevr’in hedefi Anadolu’yu Türksüzleştirmek, Türkleri bu topraklardan tehcir etmekti.
Hala bu gerçeği göremeyen generallerimizi gördükçe diyebilirim ki ulusal onuru kendisi dışında gelişen olaylar sebebiyle zedelenmiş elinde valizi terhis olmuş bir piyade erin soylu yüreği hiçbir generalde bulunamaz.
15 Temmuz Sevr’in kötürüm ruhuyla yapılmıştı, sonrasında yaşananlar Sevr maddelerinin uygulanmasıyla -askeri okulların kapatılması, askeri hastanelerin kapatılması, askerlik süresinin düşürülmesi vb.- projenin askeri ayağı büyük ölçüde tamamlandı. Şimdi sivil ayağında başlatılan Sevr’i ele alalım;
Tehcirin sosyal, ideolojik ve ekonomik boyutları vardır. Örneğin, bir bölgede orman yangınları çıkarıp yanan alanları daha sonra başka etnisitelere peşkeş çekmek tehcirin bütün yönleriyle ilgilidir.
Sabıkalı, şiddete meyilli, baskın etnik grupları bir bölgeye yerleştirmek bir süre sonra bölgenin asli unsurlarını göçe sevk eder.
Örneğin, 1920’lerde Kapıdağ Yarımadası’nda Firman Kaptan adlı bir Rum çetesi bölgede terör estiriyordu. Belli yerlerde Rum şiddeti Yunanistan’ın politikasıydı, böylece bölgenin demografik yapısını Rumlar lehine değiştirecekti.
Ülkemizdeki gelişmeler de bu yönde seyretmektedir. Suriyeliler Türk gencini bıçakladı, haberleri son zamanlarda artmıştır. Düşük yoğunluklu bir terör gittikçe şiddetini ve yoğunluğunu artırmaktadır, ancak medyada yer verilmediği için halk bunun adını koyamaz. Oysa burada bir Türk Tehciri planlanmıştır. 15 Temmuz’u takip eden süreçte bu açıkça görülmektedir.
İleride kırsal kalkışmaya sebep olabilecek istihdamlar söz konusudur. Çiftliklerde, meralarda çobanlık yapan Suriyeliler ve Afganlar istihbarat örgütleri tarafından devşirilmeye, gayrı nizami harp yöntemlerine yönlendirilmeye açıktırlar. Batılı ülkeler kırsallarını yabancılara emanet etmezler. Ucuz işgücü fırsatçılığıyla fabrikalarını göçmenlerle doldurup demografik yapının bozulmasının ekonomik etkeni olmazlar.
Tehcir 21.yüzyılda ilanla yapılmaz kuşkusuz. Bu sürecin sinsiliği ve sosyal boyutu üzerinde durmak gerekir. Kendimizi düşman topraklarındaymışız gibi hissettiren olaylar önceden planlanmış gibi yaşanmaktadır.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürk’ten övgüyle söz ettiği için görevinden alınan Korgan Kaymakamı Miraç Akbulut bize Milli Mücadele dönemindeki Edremit Kaymakamı Köprülülü Hamdi Bey’i anımsatmaz mı?
Arap müşterileri mekanına çekmek için garson Türk kadını ağzınıza besler videoları çekip paylaşan işletmeler Mübadele dönemi İstanbul’undaki hayasızlıkları anımsatmaz mı?
Türk gençlerini öldürmeleri yetmiyormuş gibi halkın alım gücünün düşmesiyle muz yiyerek dalga geçen Suriyelilere ne demeli?
Kürtçü LGBT dernekleri hedef gösterdiği için önce işini kaybeden sonra da intihara sürüklenen Türk milliyetçisi Trans birey Cemre Ateş’in ölümüne hangi cinsel kimlikten olursak olalım yüreğimiz cız etmez mi?
Suriyeliler ve Afganlar sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanırken, işsiz Türk gencine her ay GSS prim borcu yazılması insafsızlık değil mi? Devlet hastanelerinden randevu almak için aylarca beklemek nedir?
Doktorlarımızın, mühendislerimizin, yaratıcı beyinlerimizin ülkeyi terk etmeleri bizi nasıl bir geleceğe sürükler?
Kendini düşman topraklarında gibi hissetmek Türk Tehcirine hazırlığın psikolojik boyutudur.
Sevgisizlik, geçimsizlik, işsizlik bazen gene insanların sadece bir bakışı bile bir gidişin
sebebidir.
Şu an okuduğunuz satırların sahibi olarak ben de sözünü ettiğim çok boyutlu tehcire zorlananlardan biriyim. Tutunmamı sağlayan gücü bu günlerde Köprülülü Hamdi Bey’in sözlerinde buluyorum: “Kuvâ-yi Milliye yalnız ben değilim. Kuvâ-yi Milliye bütün milletindir, o ölmeyecektir!”
Tayfun Olam
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Şehit Piyade Er Tarık Tarcan
Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...
-
Amiral David Farragut Akdeniz’deki son görevi için 1868 yılının Ağustos ayında İstanbul’a gelmişti. Amerika’nın Avrupa filosu komutanıydı, A...
-
Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...
-
Acısız yaşamanın bir eziyeti vardır. İngilizce kısaltması CIPA, dilimizde Acı duyarsızlığı sendromu diye geçen bir hastalık var. Bu hastal...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder