Çürük portakallarla dolu çuvalları kaldırdıkça çöplüğün derinlerinden çıkan metan gazını görebiliyorduk. Delinmiş siyah çöp poşetlerinden fışkıran yemek artıklarının kokusundan kusanlar oluyordu. Bize döktürmek için üst devrelerin iki aydır beklettiği çöp dağına ikişer ikişer giriyorduk; tırmıklarla, küreklerle toplayıp çöp kamyonuna atıyorduk, çöpleri almak için gelen adamın Kıbrıs ağzı Türkçe’siyle söylediği komutlar bir yandan, çöplüğü çevreleyen duvarın üstünde bizi izleyen Rize’li çavuşun işi kaytarmayın bakışları bir yandan cebelleşiyorduk.
Hepimiz üniversite mezunuyduk; mühendis, öğretmen, fizyoterapist, sosyolog...
Piyade er olarak en az sekiz kişi vardık, diğerleri, komutanların lojmanlardaki özel işlerine götürülmüştü.
Yalnız bir kişi boştaydı, yaz sıcağında kusarak çöp atarken yanımızdan geçip giden sadece bir kişi vardı: Batman’lı Muhammed, din kültürü öğretmeniydi.
O bize göre boştaydı, komutanlara göre değildi. Kışlanın imamı yapmışlardı onu, namaz kıldıracaktı, mescitte bulunacaktı, Muhammed gününü ibadetle geçirmeliydi.
Muhammed’in bir de kendi misyonu vardı ki biz dinlenirken başımızda biter, Risale-i Nur açıp okurdu.
Muhammed bir Nurcu’ydu. Alenen Said Nursi propagandası yapardı.
Şikayet etmek kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü komutanlara göre önemli bir vazife yerine getiriyordu; namaz kıldırıyordu!
Görev için herkes başka kışlalara gönderilebilirdi, ama, Muhammed gönderilemezdi.
Ailenden biri değilse evci iznine çıkamazdın, ama, Muhammed kendi gibi Nurcu bir astsubay sayesinde çıkabilirdi.
Yemeğini yemekhane dışında bir yerde yiyemezdin, ama, Muhammed kahvaltısını mescitte yapardı, orada uyurdu da.
Muhammed dokunulmazdı.
Biz Her Kışlada Varız!
Sadece kuşların cıvıltıları duyuluyordu, serin bir Kıbrıs sabahında henüz tahrip edilmemiş doğasında sadece kuşların ötüşleri duyuluyordu kışlada.
Bir Nurcu’yla 04:00-06:00 nöbetindeydim. Muhammed’le ilk defa nöbet tutacaktım. Şimdiden her şeyde hikmet arayışına başlamıştı: kuşların sesini duyuyorsun değiiiil?
her şeyi Risale-i Nur’da yazılanlara bağlıyordu.
Muhammed’e karşı tutumumda bir denge kurmaya çalışıyordum. Çünkü diğerleri gibi kayıtsız kalmak ya da sövmek; kendisinde; ulvi bir yalnızlığa kapıldım, çünkü beni anlamıyorlar, duygusuna sebep olacaktı. Bir dinci için en ideal ego tatminiydi, mağaraya çekilen adam tatmini...
Aynı zamanda Nurcu’ların uzantılarını anlamak açısından onunla konuşuyordum.
Bu yüzden bir dinsiz olarak değil, bir Kurancıymışım gibi konuşuyordum.
Muhammed Kuran’ı bilse de bazı ayetleri, hadisleri açıklamada eksikti. Bazı hadisleri gene yok sayıyordu, ama, Nurculuğuna yarayacak olanları daha çok konuşuyordu.
Konuşmamızın bir arasında sabah namazı için mescide gideceğini söyledi, tan ağrıyordu ve nöbet yerini terk etmek isteyen bir asker vardı karşımda. Bu yaptığının doğru olmadığını söyledim, hem bunun dinde yeri var mıydı? önce vatani görev mi gelirdi? ibadet mi?
mübalağa etme, savaşta değiliz dedi. Bu nöbetlerde her zaman yaptığı bir şeymiş, diğerleri dini konularda hasbihal etmeyi değil, uyumayı seçtiklerinden zorluk çıkmıyormuş.
Muhammed istese yanımda da namaz kılabilirdi ama yanımdan ayrıldı.
Döndüğünde her zamanki sırıtışıyla yine dini konuları açtı. AKP sayesinde artık kışlalarda namaz kılabiliyoruz, dedi. Önceden yasak mıydı? dedim. Tabii, dedi. Önceden yemek duasında Allah bile denmezdi şimdi Allahımıza hamdolsun diyebiliyoruz. Tanrı denmesinden rahatsızdı, ah o 28 Şubat zihniyeti yok muydu!
Muhammed’e bir ara Kıbrıs’ta önceden kilise olan mabedlerin günümüzde camii olarak hizmet vermeleri konusunu açtım, konu oradan Ayasofya’ya bağlandı; bunun bir kılıç hakkı olduğunu söylüyordu. Benim bu sorgulayıcı sorularım karşısında imanımdan şüphe etmedi değil, öyle ya, içimden geçirdiklerim çok başkaydı: bir Müslüman neden kilisede namaz kılmak isterdi ki? yanı başında o kadar camii varken, üstelik bazılarının mimarı Mimar Sinan gibi biriyken onları bırakıp neden kiliseye koşardı? burada bana göre bir mabedi gasp etmenin hazzı vardı. Bu hazzı yaşamak için gidiyorlardı. İslam’dan olmayanın karısını kendine helal görmek, bakire kız takıntısına benzer bir şeydi. Ayasofya seksüel bir istekti; ağlıyorlar, koşuyorlar, tekbir getiriyorlar, bir tür orgazm oluyorlar.
Bu düşüncelerimden habersiz telefonunu çıkarıp Risale-i Nur’dan okumaya devam etti. Neden Kuran’a daha çok ehemmiyet vermiyorsun? diye sordum. Kuran’ı her zaman okursun, ben hatim ettim ama önce Risale-i Nur ile başlarsan Kuran’ı daha iyi anlarsın, dedi. Bu şekilde aracı sokmak doğru mudur? diye sordum, bu tartışma uzadı gitti.
Muhammed’in bende sevdiği bir özellik vardı; her ne kadar düşüncelerine muhalefet etsem de konuşurken onun gibi Osmanlıca sözcüklere başvurmam hoşuna gidiyordu. Onunla konuşurken bilerek yapıyordum, kendi düşüncelerime çekmek için dilin cazibesini kullanıyordum, ancak, karşımda Risale okumaktan beyni pelteleşmiş, bu eblehliği diline vurmuş biri vardı, onu kurtarmak olanaksıza yakındı.
Arapça ve Farsça sözcüklere ağırlık verirdi. Kendine bu şekilde statü atıyordu. Kültürel olarak Araplaştığı için böyle konuştuğunu düşünüyorum. Ama bu kimilerinde alışkanlıktır, kimilerinde entelektüel kasıntılıktan ileri gelir.
Tapındığı kişi Said Nursi’ye baktığımızda ise Türkçe cahili olduğunu kendi de kabul eder:
“...Ey şu karmakarışık sözlerimi seyreden zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile değerlendir. Yoksa üstünkörü bakıştan doğacak olan yanlış anlamalarınızı helâl etmem. Sen de atla da okuma. İfadelerim zekilere hitaptır, işaret kâfidir. Benim edep mektebim Kürdistan'ın yüksek dağları olduğu için kusurumu ümmiliğime ve acemiliğime bağışlamak iyilik gereğidir.”
“Lisanım fikrime iyice tercümanlık edemiyor. Muhakemenizle bu perişan sözlere bir intizam veriniz.”
Yazar cahilliğini itiraf ettiği halde bu anlaşılması zor, bulamaç dilde yazılmış Risale’lerin noksanlıklarına müritleri tarafından ulvi anlamlar yüklenir. Anlaşılması güç, cehaletten kaynaklı anlatım bozukluklarında derin anlamlar arama saplantısıyla ilgilidir.
Muhammed kendince özel saydığı Risale dilinde ne kadar anlaşılmaz olursa kibrine o kadar pay çıkaracağı için benim de konuşabildiğim kadar ağdalı eski Türkçe sözlerime tav oluyordu. O da beni kendi davasına çekmeye çalışıyor ve bazı şeyleri açığa vuruyordu;
Muhammed’e tarikatçıların askerlik yapmaya normalde yanaşmadıklarını anlatmaya çalışıyordum, onun burada ne işi olduğunu sorguluyordum, bu noktada Atatürk’ün Konya’da başından geçen bir olay vardı, bir medreseye uğramıştı ve şöyle demişti:
“Sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerli? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz. Bu asalakların askere alınmaları için yarın emir vereceğim.”
Atatürk’ün bu olayını hatırlatıp bedelli askerlikten dem vurarak Muhammed’e: acaba ülke devasa bir medreseye dönüşmedi mi? diye sordum. O artık kendini bana yakın hissediyordu. Nöbetin bitmesine yakın dili çözülmüştü: biz, dedi, biz artık her kışlada varız. Üstad Bediüzzaman hazretlerini okuyoruz, anlatıyoruz, hafta sonu sohbetlere gidiyoruz, Güzelyurt’ta varlar, gidiyorum, her yerdeyiz, nereye gönderseler yabancılık çekmem, dedi.
Muhammed bedelli askerlik uygulamasıyla seküler gençlerin ordudan uzaklaştığını, kendileri gibi alt/orta sınıf muhafazakar gençlerin bu boşluktan yararlandığını söylemeye çalışıyordu. Bu sayede kışlalar tarikatların misyonerlik faaliyetlerini halkın çocuklarına yapabilecekleri birer tebliğ kurumlarına dönüşecekti. Kışladaki dokunulmazlığı boşuna değildi. Said Nursi propagandası yapma serbestliği boşuna değildi. Çarşı izinlerinde Fethullahçı’ların ışık evlerine benzer evlerinde buluşmaları boşuna değildi. Burada beyinlerini yıkadıkları Mehmetçikleri tarikat ağına düşürüyorlardı.
Muhammed’e konuşmamızın sonunda Fethullahçı mıydın? diye sordum. Bunu kabul etmeyeceğini biliyordum. Diğerleri nöbeti devralmaya gelince sorum havada kaldı, yüzünde şakirt gülümsemesiyle yanımdan ayrıldı.
İrticaya Harç Attıran Ordu
1958 yılında Isparta’da Er Eğitim Tugayı Cami’nin temel atma töreni düzenlenecektir. O dönem bu törene şahitlik eden Nurcu’ların övünerek anlatmasından anlıyoruz ki şehirdeki Said Nursi’nin talebelerine haber salıyorlar. Ancak hiçbiri, Üstad varken bize düşmez, diyerek ilk harcı atmayı kabul etmiyorlar. Bu talebeler arasında okul müdürlüğü yapan da var. Nurcu’lar ayrıca dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den pek iyi söz ediyorlar. Bu durum Nurculuk tehlikesinin bir ahtapotun kolları gibi memleketi nasıl sardığı hakkında fikir verir.
İlk harcı atması için Said Nursi çağrılınca talebeleri heyecanlanıyor, temelin atılacağı yere akın ediyorlar. Mağrur subaylarımız o gün bu gövde gösterisini sadece izliyorlar. İçlerinde Said Nursi’ye iltifat edenler yok değil; talebelerinin aktardığına göre bir yüzbaşı oturması için sandalye getirip “buyrun efendim, oturunuz,” diyor. Bu iltifatlar, jestler eşliğinde tugay komutanı Tümgeneral Zekai Okan tören konuşmasını yapıyor. İlk harcı atması için Said Nursi’yi davet ediyor.
Said Nursi temeli attıktan sonra yine olaya şahitlik eden müritlerinin anlattığına göre tugay komutanı teşekkür ediyor, subaylar kendisine ilgi gösteriyor, o da askerleri selamlayarak törenden ayrılıyor.
Görüldüğü üzere Nurculuk ordumuzda öteden beri kabul görmüş. Bir tehlike olarak anlaşılmadığı gibi kendilerine bizzat temel attırılmış, cumhuriyetin temellerine dinamit attıklarını düşünmeden...
Sosyal ve Kültürel Bir Fetömetre Gerekliliği
Cumhuriyetimiz bir yıkım yaşadı. Biz bu yıkımı bir gecede mi yaşadık? Sovyetler bir günde mi yıkıldı? Yugoslavya birden mi parçalandı? hepsinin bir çöküş evresi var. Bu yıkıma sebep olan sosyal ve kültürel etkenler var. Her cumhuriyetçi gibi bu konuda canı yanmış biri olarak benim ilgim kültürel olan kısmıdır. Haliyle buna sebep olanlarla hesaplaşma içerisine girmek yurtsever bir tavırdır. Bilimsel yöntemlerle bu yıkımın kültürel izleğini sürmek gerekir. Bunun sonucunda halkın yıkıma sebep olan fikirleri ve bu fikirleri temsil edenleri bilmesi, belleğine kazıması gerekir. Çünkü bu sadece bizi ilgilendiren bir olay değil, başka uluslara da ders olacaktır.
Said Nursi Fethullah Gülen’in dini referansıdır. Terör örgütünün dini öğretisi onun eserlerinden beslenmiştir. Kendisiyle ilmi bir hesaplaşmaya gidilmeden Fethullahçı’ların kökü kazınamaz. Nurculuk terörizm üretir. Nurculuk, başkentinin saatlerce bombalanması demektir. Bu acı gerçeği 15 Temmuz’da yaşadık.
Sosyal ve kültürel bir Fetömetre kriteri olarak dilde Arapça, Farsça sözcüklere ağırlık verme;
Dil devrimine rağmen konuşurken yabancı sözcüklere ağırlık verenlerin çoğu bunu bilinçli olarak tercih ediyorlar. Bir politik konumlanma diyebiliriz. En bariz örneği Fethullah Gülen'dir. Kendine yeni bir dil icat etmiş gibi konuşurdu. Arapça, Farsça sözcüklere ağırlık verirdi. Sözcük seçimlerinde cumhuriyete ve devrimlere meydan okuma sezerdim. Kimilerinde yabancı sözcüklere ağırlık vermenin psikolojisine inersek cumhuriyete karşı bir tavır olduğunu görürüz. Sözünü ettiğim Osmanlıca ısrarı Atatürk’ün dil devriminden sonrasını kapsar.
İlişkilerimizde karşı tarafın Türkçe’ye ne derece özen gösterdiğiyle ilgilenmeliyiz. Her yabancı kökenli sözcüğe Türkçe karşılık bulalım kasıntılığı içerisinde değilim. Sözünü ettiğim özensizlik; anadilini Arapça ve Farsça bombardımanına tutmadır. Bu özensizlik içinde olanlar politik olarak Fetöcü olmasalar bile Kültürel Fetöcü olarak değerlendirilebilir.
Kültürel Fetöcülük genişletilebilir, edebi tahlillerde; günümüz şairleri, yazarları arasında Osmanlıca'ya fazla eğilimli olanlar, Arapça, Farsça sözcüklere ağırlık verenler, geçmişte Fethullah'a destek vermemiş olsa bile Kültürel Fetöcü olarak değerlendirilebilir.
Fethullahçı çete gökten zembille inmedi. Cemaatin kültürel ve entelektüel kodlarına da inmek gerekir. Bu kapsamda ömrü 15 Temmuz'u görmeye yetmemiş, Fethullah'ın Amerika'ya kaçışını görmeye bile yetmemiş bazı entelektüellerin, yazarların, aydınların bu çeteyi meşru kılacak edebi, ideolojik ve sosyolojik temeller attıklarını söyleyebiliriz. Kültürel Fetöcülük diye söz ettiğim burada devreye giriyor. Bugün saygıyla andıkları, onların deyişiyle ‘münevverlerine’ hüküm giydirmek gerekiyor. İsimlerini bir yerde toplayıp ilan etmek gerekiyor. Size asıl bomba yağdıranlar, size asıl kurşun sıkanlar, üstünüzden ezip geçenler bunlardı, diye. Bir ulusal utanç abidesi dikmek gerekir ‘münevverlerine’, isimleri yazılı olacak, gelen geçen tükürsün diye.
Muhalifler Fetö'nün siyasi ayağı soruşturulsun istiyorlar. Haklılar ama bir de kültürel ayağı soruşturulsun, demiyorlar. Bu soruşturma cumhuriyet tarihini kapsamalıdır; edebiyat sosyoloji, ilahiyat hepsini ele alalım. Bir İstiklal Savaşı da böyle verelim.
Tayfun Olam
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Şehit Piyade Er Tarık Tarcan
Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...
-
Amiral David Farragut Akdeniz’deki son görevi için 1868 yılının Ağustos ayında İstanbul’a gelmişti. Amerika’nın Avrupa filosu komutanıydı, A...
-
Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...
-
Acısız yaşamanın bir eziyeti vardır. İngilizce kısaltması CIPA, dilimizde Acı duyarsızlığı sendromu diye geçen bir hastalık var. Bu hastal...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder