26 Aralık 2021 Pazar

Kuvâ-yi İnzibâtiye İhanetinden SADAT Dalaletine...TÜRK TEHCİRİ Mİ UYGULANIYOR?

11 Ağustos 1903, Manastır.

Halim idam sehpasının merdivenlerini ağır ağır çıktı, vakurdu, idamını izlemeye gelen Osmanlı ve Rus heyetine horlayan gözlerle baktı. Nefes aldığı her saniye askeri olduğu Osmanlı’nın Ruslara karşı kabahatiydi. Çünkü bir Türk askeri olarak şeref ve izzetini korumuştu. Suçu buydu. Onunla birlikte olayın tanığı diye hiç suçsuz Er Abbas da idam edilecekti.

Üç gün önce Manastır Konsolosu Aleksandr Rostkovski Nüzhetiye Karakolu önünden geçerken nöbet tutan Jandarma Er Halim kendisine selam vermeyince üzerine yürüyüp azarlamaya başlamış, Halim konsolos olduğunu bilmediğini söylemiş, bunun üzerine Rostkovski tokat atarak: “Beni iyi tanırsın, size böylesi lâyık alçak Türkler!” diyerek hakaret etmiş. Rostkovski bölgede Türk düşmanlığıyla bilinen bir konsolostu. Türk insanına hakaret, kamçıyla dövmek onun alışkanlığıydı. Halim’e kamçıyla vurmaya başladı. Hızını alamayıp “Türk domuzu!” diyerek elini silahına götürdü, ateşledi. Halim bu kadar aşağılanmaya dayanamayıp nefsi müdafaa gereği tüfeğini ateşledi, konsolos yere serildi.

Olaydan sonra Rus savaş gemisi Yeşilköy açıklarına demirledi. Ruslar burada İkinci Abdülhamid’in yaranma çabasıyla çiçeklerle karşılandı. Er Halim’in cezası hapse çevrilir beklentisi boşa çıktı, Abdülhamid hızlıca yargılanıp acilen idam edilmelerini emretti.
Bu olayda Divan-ı Harp katibi olarak görev alan Enver Bey’in ifadesiyle ‘Divan-ı Harp ebediyen namını lekedâr edecek hükmü vermişti’:

“...Nefer Halim, kızgınlıkla giriştiği öldürme eylemini taammüden tamamladığından ve arkadaşı da öldürmekten menetmediği için idamlarına karar verilmiştir.”

Hükmün okunmasıyla yağlı urgan Halim’in boynuna geçirildi. Celladı idam taburesini devirdi, bu devrilen Osmanlı’nın şeref ve izzetiydi, Halim ise haysiyetiyle gitmişti.


18 Şubat 1920, Biga.

Vücuduna inen her sopa darbesinde kırılan kemiklerinin sesi duyuluyordu. Ahmet Anzavur’a bağlı Gavur İmam Fevzi’nin çete reislerinden Hacıoğlu kinle doluydu, Kuvvacı’nın mübarek bedenini parçalamak istiyorlardı, Anzavur’un etkisi altına giren Kara Hasan’ı tutuklatıp öldürtmek neymiş göstereceklerdi. Köprülülü Hamdi Bey kanlar içinde yerdeydi, bir vecd halindeydi, Kuvvacı’nın vecdi ulusal coşkunluğunun en üst mertebesinde yani kanlar içinde bi ayrı esrimeydi. Bu coşkuyla Kemalist imanının kayalaştırdığı bedenine vurulan sopalar kırılıyordu. Hacıoğlu kudurmuştu, bu mukavemet dinine küfür gibi geldi: “kırın boynunu! vurun boynunu!” diye ağzından tükürükler saçarak bağırdı, kırdılar boynunu kırdılar da kini durmadı...

Köprülülü Hamdi Bey Edremit kaymakamıydı. Yunan işgaline karşı halkın milli duygularını harekete geçirmek için miting düzenlemişti. Hürriyet ve İtilafçılar bu durumdan rahatsız olmuşlardı. Bunun üzerine Karesi Mutasarrıflığı tarafından görevinden azledilince Balıkesir’de Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katıldı. İleride Atatürk tarafından Nutuk’ta “kahraman bir arkadaşımız” diye anılmasına sebep olan meşhur Akbaş Cephaneliği Baskını’nın başındaydı. Dramalı Rıza Bey’in sağladığı istihbarat doğrultusunda baskın planını hazırladı. 26 Ocak 1920 günü kendisi Bergos iskelesinde kalıp Dramalı Rıza Bey ile arkadaşlarını cephaneliğe gönderdi. Dramalı Rıza Bey ile 30 adamı Senegalli Fransız askerlerinden hiçbir direniş görmeden cephaneliği bastılar. Silah ve mühimmatları ele geçirdiler. Durum Bergos’taki Hamdi Bey’e bildirilince Bergos’tan bir vapur gönderdi. Böylece silahlar hem deniz yoluyla hem de karadan 150 kişilik yurtsever bir grubun çabalarıyla taşındı. Bu taşıma sırasında İngiliz gemilerine yakalanmamaları büyük başarıydı.
Hamdi Bey baskında elde ettiği silahları toplayacağı kuvvetlere dağıtıp Yunan’ı İzmir’den çıkarmak için taarruz planlıyordu. Ancak Ankara’dan Yunan taarruzu olacağı bilgisi gelince toplayacağı 5000 kişilik kuvvet için kaynak arayışlarına başladı. Bu bölge halkı için vergi demekti. Halkın hoşnutsuzluğunu fırsat bilen Anzavur Kuva-yi Muhammediye çetesiyle Biga’ya gelip isyan çıkardı. İngilizler bu isyan için Anzavur’a 4000 tüfek, 30 mitralyöz, 4 top göndermişlerdir. Ayrıyeten Anzavur’a katılması için Çerkes Şah İsmail’in çetelerine 5000 altın vermişlerdir. Pomak Gavur İmam Fevzi ile Çerkes Şah İsmail’in çeteleri Biga’yı bastı. Hamdi Bey tutuklu bulunan Pomak Kara Hasan’ı baskın sırasında Kani Bey’e idam ettirdi. Anzavur’un çeteleri bu olay karşısında çılgına döndüler, revirde yaralı yatan jandarma erleri katlettiler.

Anzavur Biga’yı ele geçirince Dramalı Rıza Bey ve adamlarının bulunduğu Yenice’ye hareket eden Hamdi Bey Pomak köyü Yukarı İnova’da Hacıoğlu tarafından yakalanır. Hacıoğlu, Köprülülü Hamdi Bey’i bir atın arkasına bağlayarak Biga’ya götürürken yolda işkence eder, öldürür.

“...Kani bey’in bulunduğu evi soyup soğana çevirmişler. Cesedini, daha ölmeden merdivenden atmışlar, elbiselerini soyarak, hatta edep yerlerini açarak sürükleye sürükleye getirmişler, alçaklar. Akşama doğru bir tellal: ‘Hamdi Bey’in cesedi akşama gelecek,' diye haber verdi. Of! bu koca kahramanın cesedini, bu alçakların kirli ayakları altında mı göreceğiz? ertesi gün derste idim. Hademe kapıyı açtı, 'Hamdi Bey’i getiriyorlar. Ne başını bırakmışlar, ne vücudunu; parça parça etmişler zavallıyı.' dedi. Hamdi Bey’in mübarek naaşını, canavarlar, kirli ayaklarıyla çiğnemişler, vücudunu parça parça etmişler. Zavallı şehidin vücudunu arabadan süngülerle çıkarmışlar. Herhalde Balkan Harbi’nin Bulgarlar’ı, bunlardan daha insaflı idiler.’’
U. İğdemir, Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları, s.10-13; 17-18 Şubat 1920)


7 Temmuz 1972, Erenköy.

Oda rutubet kokuyordu. Penceresi yoktu. Her gün düzenli şekilde zemini ıslatıyorlardı.
Elleri zincirli, ayakları prangalı şekilde getirildiğinde ayakları kaydı, kolundan sertçe tutup sandalyeye oturttular. Ağzını açmasını istediler, açmadı. Çenesinden tutup zorla açtılar, bir bardak suyu döke saça içirdiler, ardından bir bez parçası koklattılar.

Yüzünde ardı ardına tokatlar patlayınca gözlerini açabildi. Midesi bulanıyordu. Eline bir kalem tutuşturdular, önüne bir kağıt açtılar. “Söyleyeceklerimizi yaz,” dediler. Kendini değişik hissediyordu, söylenenleri yazıyordu ama bu suçlamalar akıl alır gibi değildi. Kendi adının yanında Faruk Gürler, Muhsin Batur, Kemal Kayacan adlarını yazdı, söylenen suçları onların da işlediğini dikte ettiler: “yazsana ulan!” diye bağırdı biri, odada kendisi dışında dört kişi olduğunu anladı. Bugün kibardılar, normalde ana avrat düz giderlerdi, sorguyu izleyen biri vardı, o varken çok sert davranmıyorlardı, kim olduğunu tahmin edebiliyordu. Buraya getirildiğinden beri gözleri kapalıydı, işitme, dokunma yetilerine, sezgilerine güveniyordu. Elindeki zincirin 3 santime yakın 18 halkadan oluştuğunu ölçmüştü örneğin, ayaklarına bağlı zincirler 108 santim vardı, günlerce bekletildikten sonra karnının gurultusuna acırlarsa belki götürdükleri tuvaletin yeri 1.5 metreydi. Her adımını sayıyordu, her nesneyi hesaplıyordu, bulunduğu yerin krokisini kafasında çizecek kadar tutulmuştu burada.

Sırtında silahın namlusunu hissetti: “bak! yan odada komandolar, çağırırım, istersen yazma, çağırırım!,” diye bağırdı aynı ses. Ne içirdilerse bu telkinlere karşı direnci zayıflamıştı, kalemi oynatıyordu ama ne yazıyordu belli değil, kendine söylenen suçlamaları biraz hafifleterek, bazen es geçerek silah arkadaşlarının hayatlarını karartmamak adına içirdikleri ne olduğu belirsiz şeye direnircesine suçlamaları eğip büken sözcüklerle kağıdı dolduruyordu.

Bir el uzandı kağıdı çekti, tahmin ettiği dördüncü kişi olduğunu hissetti.
- “sen artık çok oldun, yatırın yere!”

Talat Turhan 12 Mart Darbesi’nden sonra Ziverbey Köşkü’ne (Zihni Paşa Köşkü) götürülüp işkence edilen yurtsever Sol Kemalist subaylardan biriydi. Cevdet Sunay-Memduh Tağmaç- Faik Türün grubunun Faruk Gürler-Muhsin Batur-Kemal Kayacan grubunu etkisiz hale getirmek için tertipledikleri Bomba Davasının baş sanığı olarak içeri alınmıştı. Bomba Davası karşı devrimcilerin Kemalist subayları ve aydınları yıldırma tertibiydi. Faik Türün 1.Ordu Komutanı ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak bu grubu etkisiz hale getirmeyi üstlenmişti, Ziverbey’deki işkenceler bunun içindi. Türün dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dan bu icraatlarının karşılığında Genelkurmay Başkanı yapılacağının sözünü almıştı.
Talat Turhan aslında 9 Martçıların örgütü olan Devrimci Ordu Gücü’nde yer almamıştı, sivil olduğu için kabul edilmemişti. Ancak bu Sol Kemalist örgütle aynı ideallere inandığı için İstanbul’da örgütlenme içindeydi. 26 gün tutulduğu Ziverbey’de kendilerini ‘Kontrgerilla’ diye tanımlayan bir örgüt tarafından işkence altında sorgulandı. Yasaların kendilerini bağlamadığını söyleyen örgüt üyeleri Talat Turhan’a ve diğer işkenceden geçirdikleri askerlere ve sivillere ‘esir’ olduklarını söylediler.

Talat Turhan 1964 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle emekli edilene dek orduya başarıyla hizmet etmişti. Önü açık görülen parlak bir subaydı. Kuleli Askeri Lisesi’ni Tarih dersi birinciliğiyle bitirmişti, Kara Harp Akademisi’ne giriş sınavı birincisiydi. Her zaman Kemalist görüşteydi, bu yüzden Genç Kemalistler Ordusu davasında yargılandı.
Daha sonra haksız suçlamalarla yargılanacağı Bomba Davası dönemin politik koşulları gereği örtbas edilince hayatının geri kalanını Kontrgerilla araştırmalarına adadı.

Ayak tabanlarını artık hissetmiyordu. Falakaya yatırılmıştı. Bir sopayı kırmışlar başka bir tane bulmuşlardı, onunla vurmaya devam ediyorlardı. Odadaki dördüncü kişinin köşkten sorumlu, arada sorgulara katılan Memduh Ünlütürk olduğunu biliyordu. Dayanamadı: “benim sevdiğim, saydığım, takdir ettiğim bir general var, Memduh Ünlütürk. O bizim örgüte girmek istedi, ama ben dedim ki biz deşifre olduk, ne olduğunu biliyoruz, zamanı gelince değerlendiririz...”
Sopa darbeleri durdu, sessizlik oluştu,
ayakları yoktu sanki...


16 Temmuz 2016, Boğaziçi Köprüsü.

Gözlerini açtığında otobüsün çevresini gecenin karanlığından daha karanlık bir kütlenin çevirdiğini gördü. Şoför kanlar içindeydi, vurulmuştu. Bir Tomaya çarparak durabilmişti. Cam kenarında oturan silah arkadaşları yerlerinden kalktılar, dışarıdakiler taşlarla, sopalarla camları kırıyorlardı. Bir cam şişe atıldı içeri, alev aldı ortalık. Bu cehennemden çıkmalıydı. Otobüsten ilk inenlerin geriye bakıp cehenneme dönmeyi yeğleyen bakışlarıyla dehşete kapıldı. Bir adım geri gitmek istedi, alevlerin arasındaki arkadaşlarının can havliyle yapamadı, kendini karanlığın ortasına attı.

Yerdeki cam parçaları düşen ilk kan damlalarıyla gecenin rengini yansıttı; kanlı eller üniformasını çekiştiriyordu, sopalar inmeye başladı kafasına, sırtına...arkadaşlarının bazılarını göremedi, polisler onları bu burgaçtan çıkarmışlardı, ya komutanları neredeydi? kalabalığı yarıp arkadaşlarını götüren çevik kuvveti gördü, linç edilmekte olan arkadaşını da alıp peşlerinden gitmeyi düşündü. Buraya sıkışmış beş kişiydiler, tatbikat dedikleri bu muydu? komutanı ortadan kaybolmuştu, polislerin olduğu yöne yürümek istedi, tam o sırada kalbine doğru bir tekme yedi, kaskı başından fırladı, yere düştü.
- Teğmen mi bu?
- hain darbeciler!
- yapmayın, onlar öğrenci.

Öğrenci olduğunu söylemişti, bir şeyden haberi yoktu. Ama anlamadılar. Bir el üniformasından tutup sürüklemeye başladı, diğer arkadaşının yardım çığlığını duyuyordu, başında sakallı adamlar toplanmıştı, ellerinde bıçak, satır, sopa sallanıyordu. Gözlerinde vahşi bir istek okunuyordu. Bir yerde durdular, kalabalıktan biraz ayrılmışlardı, onlar diğer iki Harbiyeliyi linç ediyorlardı.
Vücudunu tekmelemeye başladılar, küfürler ederek vuruyorlardı. Sonra hepsi birden üstüne çullandılar, biri boynuna bastırıyordu, öteki vücuduna bıçak darbelerini indiriyordu, sakallarına kan fışkırdı, Kubilay’ı katledenlerin iştahı onlara geçmiş gibi boynuna bıçağı dayadılar.

Murat Tekin Bursa Işıklar Hava Lisesi’nden mezun olduktan sonra Hava Harp Okulu’na girmişti. Bursa Işıklar Hava Lisesi’ne girdiği zaman ablasına: “biliyor musun abla? Ben bu okula şehit olmak için giriyorum,” demişti.
Şehit olacağı düşüncesi aklında hep vardı. Bir hayali de pilot olmaktı.
Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisiydi. 15 Temmuz’da Yalova’daki eğitim kampındaydı. Eğitimden döndükten sonra akşam uykularından uyandırılıp: ‘hayatınızda görebileceğiniz en gerçekçi tatbikata götürüyoruz sizi,’ denilerek askeri otobüse bindirilmişlerdi, Murat’ın bulunduğu gruba söylenen canlı bomba olduğuydu. Eğitimde olduklarından dışarıyla haberleşme imkanları yoktu, otobüste uyuyabilecekleri söylenmiş, bu vaziyette Boğaziçi Köprüsü’ne doğru yola çıkmışlardı...

Gırtlağından kanlar fışkırıyordu, diğerleri ağzını, burnunu bastırarak boğuyorlardı, kendi ifadeleriyle 150 yıllık bir hınç içindeydiler, 150 yılın hıncı askeri öğrencinin bedenine çullanmıştı, Murat son nefesini verdi, sakallarından kan damlayanlar muradlarına ermişti.


İhanet Silsilesi: Bir Tehcir Hipotezi

Halim, Hamdi, Talat ve Murat’ın hikayelerindeki izleği açmak istiyorum; ilk kan bir tavizle aktı, taviz işgali doğurdu. Halim bir tavizin kurbanıydı. Her şey onunla başladı dersem abartılı olur ama bir başlangıç sayabiliriz.
Burada üç cinayet, bir işkence var; kurbanlar Türk, failler Türk. Bu dört olayın ortak noktalarından biri öncesinde bir savaşta aynı mevzilerde yer almalarıdır;
1897’deki Osmanlı-Yunan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kore Savaşı ve hala süren Türkiye-PKK savaşı.
Yani, Halim’in idamına hükmedenler, Köprülülü Hamdi’yi katledenler, Talat Turhan’a işkence edenler, Murat Tekin üzerinden düşünürsek 15 Temmuz’da birbirleriyle savaşan askeri gruplar öyle ya da böyle sözünü ettiğim savaşlarda aynı saftaydılar, hatta, kimileri birlikte savaştılar. Rostkovski’nin kamçısını İngiliz devraldı, İngiliz’den sonra Amerikalı aldı, 12 Mart’tan 15 Temmuz’a hala son sahibinin elinde üstümüzde sallanıyor.

Dört fail de Nakşibendi’dir: Abdülhamid, Ahmet Anzavur, Faik Türün ve 15 Temmuz’un yapıcıları...
Faillerin Nakşibendi olduklarını çıkarmak için özellikle seçtiğim hikayeler olmadı. Örneğin, Kubilay’ı katledenler de Nakşibendi’ydi, Şeyh Eşref ayaklanması ve daha başka darbeciler de...
Bu noktada değinmek istediğim Nakşibendilerin bir silsile halinde karşımıza çıkmaları.
Yine ilk kanın izini sürelim; Mevlana’nın Nasreddin Hoca’yı öldürtmesi. Hace Nasreddin Mahmut b. Ahmet el-Hoyi, Anadolu’daki Moğol istilasına, Moğol etkisi altındaki Selçuklu idaresine isyan etmişti, Moğol destekçisi olan Mevlana tarafından Cacaoğlu Nurettin’e öldürtüldü. Nasreddin bir Ahi Evran’dı. Anadolu Türkmenlerinin desteğini almıştı.
Nasreddin’in Moğol işgaline meydan okumasını yıllar sonra Rus işgalinde, İngiliz işgalinde, NATO’ya girmemizle Amerikan emperyalizminde örnek alıp savaşacaklara karşı Nakşibendiliğin 800 yıllık ihanet silsilesi dikkat çekicidir, planlıdır.
Anadolu’yu Türksüzleştirmek 800 yıllık bir projedir.
Tasavvuf da bu projenin ilmi sahasıdır.
SADAT Başkanı Adnan Tanrıverdi’nin Mütevelli Heyeti üyesi olduğu Üsküdar Üniversitesi’nde tasavvufu Amerikalı akademisyenlere anlattırmak bu açıdan tesadüf değildir.
İstilacılar sömürecekleri coğrafyaların ilmini kendi tayin edecekleri kişiler ve kurumlar vasıtasıyla şekillendirirler. Moğollardan, Amerikalılara...

15 Temmuz’dan sonra askeri okullar ve hastaneler kapatıldı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı, Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değişti. Adnan Tanrıverdi’nin 15 Temmuz’dan önce düşündüğü bu tasarılar 15 Temmuz’dan sonra gerçekleşti. Darbe girişiminden bir ay sonra cumhurbaşkanı danışmanı oldu.
15 Temmuz’dan bir yıl önce dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nda İngiltere Büyükelçisi Richard Moore’la özel görüşmüştü.
Basına bu konuda açıklama yapılmadı.
İngiltere’nin darbe girişiminde Fethullahçıların rol oynadığını kabul eden tek Batılı ülke olması da dikkat çekicidir.
Darbe girişiminden bir yıl sonra İngiltere Başbaşkanı Theresa May Türkiye’ye gelerek 125 milyon dolarlık savunma anlaşması imzaladı.
Richard Moore ise 2020 yılında İngiliz dış istihbarat servisi MI6'nın başkanı oldu.

Görüldüğü üzere 15 Temmuz’dan kimlerin kârlı çıktığı açıktır. İngiltere’nin bilgisi ve kontrolü dahilinde Nakşibendi tarikatların kavgası olarak yorumlanabilir.
Bunun yanında 15 Temmuz Türk Tehciri ve Anadolu’yu Türksüzleştirme projesinin bir basamağıydı. İngiltere’nin Brexit sürecinde olası bir Türkiye’den Avrupa’ya göç dalgası üzerinde durulmuştur. Çünkü tehcirin etkileri Batı’yı da etkileyecektir ve bu proje hala sürdürülüyor.


Kendini Mahkum Eden Vesayet Olur mu?

Sol liberal çevrelerde yıllardır söylenen AKP Kemalist Vesayeti ortadan kaldırdı, AKP’den önce Kemalist Vesayet vardı ve son zamanlarda AKP Kemalistlerle birlikte, söylemlerindeki yanlışlığa değinmek gerekir.

Bu nasıl bir vesayettir ki irticai faaliyetleri tespit edilmiş, kadrosuzluktan emekli edilmiş Adnan Tanrıverdi’yi Tuğgeneralliğe kadar yükseltmiştir?

Bu nasıl bir vesayettir ki Tanrıverdi subay olduğunda meslektaşı Talat Turhan Kemalist olduğu için yargılanabilmiştir? AKP’den önce Kemalist Vesayet varsa 1965 yılında Genç Kemalistler Ordusu davası nasıl görülebilmiştir? kendi kendini yargılayan vesayet mi olur? Kemalist Vesayette Kemalist olmak nasıl suç olabilir?

Bu nasıl bir vesayettir ki Mehdi gelecek diye hazırlık içinde olduğunu söyleyen Tanrıverdi gibi bir adam orduda yükselmeyi sürdürürken Kemalist subaylar yargılanmıştır, işkence görmüştür, hatta idam edilmiştir? bu nasıl Kemalist Vesayettir?

Bu nasıl bir vesayettir ki Amerikan Kalkınma Örgütü’ne bağlı kontrgerilla eğitimleri veren Office Of Public Safety 1960’larda Türkiye’ye yerleşmiş, 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra Solcu ve Kemalist siyasetçileri, aydınları hedef alan faşist uygulamaları hayata geçirebilmiştir? Kemalizm’in esaslarından biri tam bağımsızlık değil midir?

Bugün AKP ile Kemalistlerin birlikte hareket ettiğini söyleyenler, bu nasıl bir ortaklıktır ki SADAT 15 Temmuz’dan sonra Harp Okulu mülakatlarını yapabilmiştir?

Adnan Tanrıverdi gibi bir cihatçının TSK’da Tuğgeneralliğe kadar nasıl yükselebildiğini anlamak için NATO’ya girdiğimizden beri TSK’nın İngilizce aslından Türkçe’ye çevirtip benimsediği ST 31-15 Sahra Talimnamesi gibi Amerikan menşeili NATO talimnamelerini araştırmak gerekir. Talat Turhan’ın bu konuda önemli çalışmaları vardır. NATO’ya girdikten sonra Türk subayı kendisine verilen emirleri sorgulamaksızın uygulayan, Kemalist ideolojiden yoksun bırakılmış, şekilci bir Atatürkçülükle idare etmiş askerler haline getirilmiştir. Bu duruma nasıl geldikleriyle ilgili veryansintv.com’da çıkan Mustafa Kemal’in Ordusu’ndan Profesyonel Ordu’ya adlı makalem okunabilir.


Türk Tehciri mi Uygulanıyor?

Bir önceki yazımda Sevr’in uygulanmaya başlandığını, ordudaki gelişmelerin Sevr maddelerine uygun biçimde ilerlediğine tanıklık etmiş biri olarak anlatmıştım.
Kuşkusuz Sevr’in hedefi Anadolu’yu Türksüzleştirmek, Türkleri bu topraklardan tehcir etmekti.
Hala bu gerçeği göremeyen generallerimizi gördükçe diyebilirim ki ulusal onuru kendisi dışında gelişen olaylar sebebiyle zedelenmiş elinde valizi terhis olmuş bir piyade erin soylu yüreği hiçbir generalde bulunamaz.
15 Temmuz Sevr’in kötürüm ruhuyla yapılmıştı, sonrasında yaşananlar Sevr maddelerinin uygulanmasıyla -askeri okulların kapatılması, askeri hastanelerin kapatılması, askerlik süresinin düşürülmesi vb.- projenin askeri ayağı büyük ölçüde tamamlandı. Şimdi sivil ayağında başlatılan Sevr’i ele alalım;

Tehcirin sosyal, ideolojik ve ekonomik boyutları vardır. Örneğin, bir bölgede orman yangınları çıkarıp yanan alanları daha sonra başka etnisitelere peşkeş çekmek tehcirin bütün yönleriyle ilgilidir.
Sabıkalı, şiddete meyilli, baskın etnik grupları bir bölgeye yerleştirmek bir süre sonra bölgenin asli unsurlarını göçe sevk eder.
Örneğin, 1920’lerde Kapıdağ Yarımadası’nda Firman Kaptan adlı bir Rum çetesi bölgede terör estiriyordu. Belli yerlerde Rum şiddeti Yunanistan’ın politikasıydı, böylece bölgenin demografik yapısını Rumlar lehine değiştirecekti.
Ülkemizdeki gelişmeler de bu yönde seyretmektedir. Suriyeliler Türk gencini bıçakladı, haberleri son zamanlarda artmıştır. Düşük yoğunluklu bir terör gittikçe şiddetini ve yoğunluğunu artırmaktadır, ancak medyada yer verilmediği için halk bunun adını koyamaz. Oysa burada bir Türk Tehciri planlanmıştır. 15 Temmuz’u takip eden süreçte bu açıkça görülmektedir.
İleride kırsal kalkışmaya sebep olabilecek istihdamlar söz konusudur. Çiftliklerde, meralarda çobanlık yapan Suriyeliler ve Afganlar istihbarat örgütleri tarafından devşirilmeye, gayrı nizami harp yöntemlerine yönlendirilmeye açıktırlar. Batılı ülkeler kırsallarını yabancılara emanet etmezler. Ucuz işgücü fırsatçılığıyla fabrikalarını göçmenlerle doldurup demografik yapının bozulmasının ekonomik etkeni olmazlar.

Tehcir 21.yüzyılda ilanla yapılmaz kuşkusuz. Bu sürecin sinsiliği ve sosyal boyutu üzerinde durmak gerekir. Kendimizi düşman topraklarındaymışız gibi hissettiren olaylar önceden planlanmış gibi yaşanmaktadır.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürk’ten övgüyle söz ettiği için görevinden alınan Korgan Kaymakamı Miraç Akbulut bize Milli Mücadele dönemindeki Edremit Kaymakamı Köprülülü Hamdi Bey’i anımsatmaz mı?
Arap müşterileri mekanına çekmek için garson Türk kadını ağzınıza besler videoları çekip paylaşan işletmeler Mübadele dönemi İstanbul’undaki hayasızlıkları anımsatmaz mı?
Türk gençlerini öldürmeleri yetmiyormuş gibi halkın alım gücünün düşmesiyle muz yiyerek dalga geçen Suriyelilere ne demeli?
Kürtçü LGBT dernekleri hedef gösterdiği için önce işini kaybeden sonra da intihara sürüklenen Türk milliyetçisi Trans birey Cemre Ateş’in ölümüne hangi cinsel kimlikten olursak olalım yüreğimiz cız etmez mi?
Suriyeliler ve Afganlar sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanırken, işsiz Türk gencine her ay GSS prim borcu yazılması insafsızlık değil mi? Devlet hastanelerinden randevu almak için aylarca beklemek nedir?
Doktorlarımızın, mühendislerimizin, yaratıcı beyinlerimizin ülkeyi terk etmeleri bizi nasıl bir geleceğe sürükler?

Kendini düşman topraklarında gibi hissetmek Türk Tehcirine hazırlığın psikolojik boyutudur.
Sevgisizlik, geçimsizlik, işsizlik bazen gene insanların sadece bir bakışı bile bir gidişin sebebidir.
Şu an okuduğunuz satırların sahibi olarak ben de sözünü ettiğim çok boyutlu tehcire zorlananlardan biriyim. Tutunmamı sağlayan gücü bu günlerde Köprülülü Hamdi Bey’in sözlerinde buluyorum: “Kuvâ-yi Milliye yalnız ben değilim. Kuvâ-yi Milliye bütün milletindir, o ölmeyecektir!”


Tayfun Olam

24 Aralık 2021 Cuma

TSK’daki Nurculuk Tehlikesinin Boyutları

Çürük portakallarla dolu çuvalları kaldırdıkça çöplüğün derinlerinden çıkan metan gazını görebiliyorduk. Delinmiş siyah çöp poşetlerinden fışkıran yemek artıklarının kokusundan kusanlar oluyordu. Bize döktürmek için üst devrelerin iki aydır beklettiği çöp dağına ikişer ikişer giriyorduk; tırmıklarla, küreklerle toplayıp çöp kamyonuna atıyorduk, çöpleri almak için gelen adamın Kıbrıs ağzı Türkçe’siyle söylediği komutlar bir yandan, çöplüğü çevreleyen duvarın üstünde bizi izleyen Rize’li çavuşun işi kaytarmayın bakışları bir yandan cebelleşiyorduk.
Hepimiz üniversite mezunuyduk; mühendis, öğretmen, fizyoterapist, sosyolog...
Piyade er olarak en az sekiz kişi vardık, diğerleri, komutanların lojmanlardaki özel işlerine götürülmüştü.
Yalnız bir kişi boştaydı, yaz sıcağında kusarak çöp atarken yanımızdan geçip giden sadece bir kişi vardı: Batman’lı Muhammed, din kültürü öğretmeniydi.
O bize göre boştaydı, komutanlara göre değildi. Kışlanın imamı yapmışlardı onu, namaz kıldıracaktı, mescitte bulunacaktı, Muhammed gününü ibadetle geçirmeliydi.
Muhammed’in bir de kendi misyonu vardı ki biz dinlenirken başımızda biter, Risale-i Nur açıp okurdu.
Muhammed bir Nurcu’ydu. Alenen Said Nursi propagandası yapardı.
Şikayet etmek kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü komutanlara göre önemli bir vazife yerine getiriyordu; namaz kıldırıyordu!
Görev için herkes başka kışlalara gönderilebilirdi, ama, Muhammed gönderilemezdi.
Ailenden biri değilse evci iznine çıkamazdın, ama, Muhammed kendi gibi Nurcu bir astsubay sayesinde çıkabilirdi.
Yemeğini yemekhane dışında bir yerde yiyemezdin, ama, Muhammed kahvaltısını mescitte yapardı, orada uyurdu da.
Muhammed dokunulmazdı.

Biz Her Kışlada Varız!

Sadece kuşların cıvıltıları duyuluyordu, serin bir Kıbrıs sabahında henüz tahrip edilmemiş doğasında sadece kuşların ötüşleri duyuluyordu kışlada.
Bir Nurcu’yla 04:00-06:00 nöbetindeydim. Muhammed’le ilk defa nöbet tutacaktım. Şimdiden her şeyde hikmet arayışına başlamıştı: kuşların sesini duyuyorsun değiiiil?
her şeyi Risale-i Nur’da yazılanlara bağlıyordu.
Muhammed’e karşı tutumumda bir denge kurmaya çalışıyordum. Çünkü diğerleri gibi kayıtsız kalmak ya da sövmek; kendisinde; ulvi bir yalnızlığa kapıldım, çünkü beni anlamıyorlar, duygusuna sebep olacaktı. Bir dinci için en ideal ego tatminiydi, mağaraya çekilen adam tatmini...
Aynı zamanda Nurcu’ların uzantılarını anlamak açısından onunla konuşuyordum.
Bu yüzden bir dinsiz olarak değil, bir Kurancıymışım gibi konuşuyordum.
Muhammed Kuran’ı bilse de bazı ayetleri, hadisleri açıklamada eksikti. Bazı hadisleri gene yok sayıyordu, ama, Nurculuğuna yarayacak olanları daha çok konuşuyordu.

Konuşmamızın bir arasında sabah namazı için mescide gideceğini söyledi, tan ağrıyordu ve nöbet yerini terk etmek isteyen bir asker vardı karşımda. Bu yaptığının doğru olmadığını söyledim, hem bunun dinde yeri var mıydı? önce vatani görev mi gelirdi? ibadet mi? mübalağa etme, savaşta değiliz dedi. Bu nöbetlerde her zaman yaptığı bir şeymiş, diğerleri dini konularda hasbihal etmeyi değil, uyumayı seçtiklerinden zorluk çıkmıyormuş.

Muhammed istese yanımda da namaz kılabilirdi ama yanımdan ayrıldı.

Döndüğünde her zamanki sırıtışıyla yine dini konuları açtı. AKP sayesinde artık kışlalarda namaz kılabiliyoruz, dedi. Önceden yasak mıydı? dedim. Tabii, dedi. Önceden yemek duasında Allah bile denmezdi şimdi Allahımıza hamdolsun diyebiliyoruz. Tanrı denmesinden rahatsızdı, ah o 28 Şubat zihniyeti yok muydu!

Muhammed’e bir ara Kıbrıs’ta önceden kilise olan mabedlerin günümüzde camii olarak hizmet vermeleri konusunu açtım, konu oradan Ayasofya’ya bağlandı; bunun bir kılıç hakkı olduğunu söylüyordu. Benim bu sorgulayıcı sorularım karşısında imanımdan şüphe etmedi değil, öyle ya, içimden geçirdiklerim çok başkaydı: bir Müslüman neden kilisede namaz kılmak isterdi ki? yanı başında o kadar camii varken, üstelik bazılarının mimarı Mimar Sinan gibi biriyken onları bırakıp neden kiliseye koşardı? burada bana göre bir mabedi gasp etmenin hazzı vardı. Bu hazzı yaşamak için gidiyorlardı. İslam’dan olmayanın karısını kendine helal görmek, bakire kız takıntısına benzer bir şeydi. Ayasofya seksüel bir istekti; ağlıyorlar, koşuyorlar, tekbir getiriyorlar, bir tür orgazm oluyorlar.

Bu düşüncelerimden habersiz telefonunu çıkarıp Risale-i Nur’dan okumaya devam etti. Neden Kuran’a daha çok ehemmiyet vermiyorsun? diye sordum. Kuran’ı her zaman okursun, ben hatim ettim ama önce Risale-i Nur ile başlarsan Kuran’ı daha iyi anlarsın, dedi. Bu şekilde aracı sokmak doğru mudur? diye sordum, bu tartışma uzadı gitti.

Muhammed’in bende sevdiği bir özellik vardı; her ne kadar düşüncelerine muhalefet etsem de konuşurken onun gibi Osmanlıca sözcüklere başvurmam hoşuna gidiyordu. Onunla konuşurken bilerek yapıyordum, kendi düşüncelerime çekmek için dilin cazibesini kullanıyordum, ancak, karşımda Risale okumaktan beyni pelteleşmiş, bu eblehliği diline vurmuş biri vardı, onu kurtarmak olanaksıza yakındı. Arapça ve Farsça sözcüklere ağırlık verirdi. Kendine bu şekilde statü atıyordu. Kültürel olarak Araplaştığı için böyle konuştuğunu düşünüyorum. Ama bu kimilerinde alışkanlıktır, kimilerinde entelektüel kasıntılıktan ileri gelir.

Tapındığı kişi Said Nursi’ye baktığımızda ise Türkçe cahili olduğunu kendi de kabul eder:
“...Ey şu karmakarışık sözlerimi seyreden zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile değerlendir. Yoksa üstünkörü bakıştan doğacak olan yanlış anlamalarınızı helâl etmem. Sen de atla da okuma. İfadelerim zekilere hitaptır, işaret kâfidir. Benim edep mektebim Kürdistan'ın yüksek dağları olduğu için kusurumu ümmiliğime ve acemiliğime bağışlamak iyilik gereğidir.”

“Lisanım fikrime iyice tercümanlık edemiyor. Muhakemenizle bu perişan sözlere bir intizam veriniz.”

Yazar cahilliğini itiraf ettiği halde bu anlaşılması zor, bulamaç dilde yazılmış Risale’lerin noksanlıklarına müritleri tarafından ulvi anlamlar yüklenir. Anlaşılması güç, cehaletten kaynaklı anlatım bozukluklarında derin anlamlar arama saplantısıyla ilgilidir.

Muhammed kendince özel saydığı Risale dilinde ne kadar anlaşılmaz olursa kibrine o kadar pay çıkaracağı için benim de konuşabildiğim kadar ağdalı eski Türkçe sözlerime tav oluyordu. O da beni kendi davasına çekmeye çalışıyor ve bazı şeyleri açığa vuruyordu; Muhammed’e tarikatçıların askerlik yapmaya normalde yanaşmadıklarını anlatmaya çalışıyordum, onun burada ne işi olduğunu sorguluyordum, bu noktada Atatürk’ün Konya’da başından geçen bir olay vardı, bir medreseye uğramıştı ve şöyle demişti:

“Sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerli? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz. Bu asalakların askere alınmaları için yarın emir vereceğim.”

Atatürk’ün bu olayını hatırlatıp bedelli askerlikten dem vurarak Muhammed’e: acaba ülke devasa bir medreseye dönüşmedi mi? diye sordum. O artık kendini bana yakın hissediyordu. Nöbetin bitmesine yakın dili çözülmüştü: biz, dedi, biz artık her kışlada varız. Üstad Bediüzzaman hazretlerini okuyoruz, anlatıyoruz, hafta sonu sohbetlere gidiyoruz, Güzelyurt’ta varlar, gidiyorum, her yerdeyiz, nereye gönderseler yabancılık çekmem, dedi.

Muhammed bedelli askerlik uygulamasıyla seküler gençlerin ordudan uzaklaştığını, kendileri gibi alt/orta sınıf muhafazakar gençlerin bu boşluktan yararlandığını söylemeye çalışıyordu. Bu sayede kışlalar tarikatların misyonerlik faaliyetlerini halkın çocuklarına yapabilecekleri birer tebliğ kurumlarına dönüşecekti. Kışladaki dokunulmazlığı boşuna değildi. Said Nursi propagandası yapma serbestliği boşuna değildi. Çarşı izinlerinde Fethullahçı’ların ışık evlerine benzer evlerinde buluşmaları boşuna değildi. Burada beyinlerini yıkadıkları Mehmetçikleri tarikat ağına düşürüyorlardı.

Muhammed’e konuşmamızın sonunda Fethullahçı mıydın? diye sordum. Bunu kabul etmeyeceğini biliyordum. Diğerleri nöbeti devralmaya gelince sorum havada kaldı, yüzünde şakirt gülümsemesiyle yanımdan ayrıldı.


İrticaya Harç Attıran Ordu

1958 yılında Isparta’da Er Eğitim Tugayı Cami’nin temel atma töreni düzenlenecektir. O dönem bu törene şahitlik eden Nurcu’ların övünerek anlatmasından anlıyoruz ki şehirdeki Said Nursi’nin talebelerine haber salıyorlar. Ancak hiçbiri, Üstad varken bize düşmez, diyerek ilk harcı atmayı kabul etmiyorlar. Bu talebeler arasında okul müdürlüğü yapan da var. Nurcu’lar ayrıca dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den pek iyi söz ediyorlar. Bu durum Nurculuk tehlikesinin bir ahtapotun kolları gibi memleketi nasıl sardığı hakkında fikir verir.

İlk harcı atması için Said Nursi çağrılınca talebeleri heyecanlanıyor, temelin atılacağı yere akın ediyorlar. Mağrur subaylarımız o gün bu gövde gösterisini sadece izliyorlar. İçlerinde Said Nursi’ye iltifat edenler yok değil; talebelerinin aktardığına göre bir yüzbaşı oturması için sandalye getirip “buyrun efendim, oturunuz,” diyor. Bu iltifatlar, jestler eşliğinde tugay komutanı Tümgeneral Zekai Okan tören konuşmasını yapıyor. İlk harcı atması için Said Nursi’yi davet ediyor.
Said Nursi temeli attıktan sonra yine olaya şahitlik eden müritlerinin anlattığına göre tugay komutanı teşekkür ediyor, subaylar kendisine ilgi gösteriyor, o da askerleri selamlayarak törenden ayrılıyor.

Görüldüğü üzere Nurculuk ordumuzda öteden beri kabul görmüş. Bir tehlike olarak anlaşılmadığı gibi kendilerine bizzat temel attırılmış, cumhuriyetin temellerine dinamit attıklarını düşünmeden...


Sosyal ve Kültürel Bir Fetömetre Gerekliliği

Cumhuriyetimiz bir yıkım yaşadı. Biz bu yıkımı bir gecede mi yaşadık? Sovyetler bir günde mi yıkıldı? Yugoslavya birden mi parçalandı? hepsinin bir çöküş evresi var. Bu yıkıma sebep olan sosyal ve kültürel etkenler var. Her cumhuriyetçi gibi bu konuda canı yanmış biri olarak benim ilgim kültürel olan kısmıdır. Haliyle buna sebep olanlarla hesaplaşma içerisine girmek yurtsever bir tavırdır. Bilimsel yöntemlerle bu yıkımın kültürel izleğini sürmek gerekir. Bunun sonucunda halkın yıkıma sebep olan fikirleri ve bu fikirleri temsil edenleri bilmesi, belleğine kazıması gerekir. Çünkü bu sadece bizi ilgilendiren bir olay değil, başka uluslara da ders olacaktır.

Said Nursi Fethullah Gülen’in dini referansıdır. Terör örgütünün dini öğretisi onun eserlerinden beslenmiştir. Kendisiyle ilmi bir hesaplaşmaya gidilmeden Fethullahçı’ların kökü kazınamaz. Nurculuk terörizm üretir. Nurculuk, başkentinin saatlerce bombalanması demektir. Bu acı gerçeği 15 Temmuz’da yaşadık.

Sosyal ve kültürel bir Fetömetre kriteri olarak dilde Arapça, Farsça sözcüklere ağırlık verme;

Dil devrimine rağmen konuşurken yabancı sözcüklere ağırlık verenlerin çoğu bunu bilinçli olarak tercih ediyorlar. Bir politik konumlanma diyebiliriz. En bariz örneği Fethullah Gülen'dir. Kendine yeni bir dil icat etmiş gibi konuşurdu. Arapça, Farsça sözcüklere ağırlık verirdi. Sözcük seçimlerinde cumhuriyete ve devrimlere meydan okuma sezerdim. Kimilerinde yabancı sözcüklere ağırlık vermenin psikolojisine inersek cumhuriyete karşı bir tavır olduğunu görürüz. Sözünü ettiğim Osmanlıca ısrarı Atatürk’ün dil devriminden sonrasını kapsar.

İlişkilerimizde karşı tarafın Türkçe’ye ne derece özen gösterdiğiyle ilgilenmeliyiz. Her yabancı kökenli sözcüğe Türkçe karşılık bulalım kasıntılığı içerisinde değilim. Sözünü ettiğim özensizlik; anadilini Arapça ve Farsça bombardımanına tutmadır. Bu özensizlik içinde olanlar politik olarak Fetöcü olmasalar bile Kültürel Fetöcü olarak değerlendirilebilir.
Kültürel Fetöcülük genişletilebilir, edebi tahlillerde; günümüz şairleri, yazarları arasında Osmanlıca'ya fazla eğilimli olanlar, Arapça, Farsça sözcüklere ağırlık verenler, geçmişte Fethullah'a destek vermemiş olsa bile Kültürel Fetöcü olarak değerlendirilebilir.

Fethullahçı çete gökten zembille inmedi. Cemaatin kültürel ve entelektüel kodlarına da inmek gerekir. Bu kapsamda ömrü 15 Temmuz'u görmeye yetmemiş, Fethullah'ın Amerika'ya kaçışını görmeye bile yetmemiş bazı entelektüellerin, yazarların, aydınların bu çeteyi meşru kılacak edebi, ideolojik ve sosyolojik temeller attıklarını söyleyebiliriz. Kültürel Fetöcülük diye söz ettiğim burada devreye giriyor. Bugün saygıyla andıkları, onların deyişiyle ‘münevverlerine’ hüküm giydirmek gerekiyor. İsimlerini bir yerde toplayıp ilan etmek gerekiyor. Size asıl bomba yağdıranlar, size asıl kurşun sıkanlar, üstünüzden ezip geçenler bunlardı, diye. Bir ulusal utanç abidesi dikmek gerekir ‘münevverlerine’, isimleri yazılı olacak, gelen geçen tükürsün diye.

Muhalifler Fetö'nün siyasi ayağı soruşturulsun istiyorlar. Haklılar ama bir de kültürel ayağı soruşturulsun, demiyorlar. Bu soruşturma cumhuriyet tarihini kapsamalıdır; edebiyat sosyoloji, ilahiyat hepsini ele alalım. Bir İstiklal Savaşı da böyle verelim.


Tayfun Olam

19 Aralık 2021 Pazar

Mustafa Kemal'in Ordusu'ndan Profesyonel Ordu'ya...

Görünürde sahilde benden başka kimse yoktu. Öğle vakti güneş tepemde güz serinliğinde yalancı bir sıcaklık vücudumu sarmış, rüzgara karşı yürüyordum. Deniz ışıl ışıl parlıyordu. Bir an içinde bulunduğum yalnızlığın farkına vardım. Benden başka kimse yok gibiydi. Kumsalda yalnız başına kamp sandalyesinde oturduğunu görmesem buna inanacaktım; Tuğrusan abiyi ilk kez evinden çıkmış görüyordum.

Yanına gidip gitmemekte tereddüt ettim. Askerden yeni gelmiştim, yalnızdım, onunla konuşmak iyi gelir diye düşündüm. Denizde bir noktaya kilitlenmiş bakıyordu, kovboy şapkası başının gerisine sarkmıştı, gölgemi fark etti, başını yana çevirdi selamlaştık. Sonra aynı noktaya yine baktı, bir gemi vardı orada, acaba önceden çalıştığı gemiye mi benzetti? anıları mı canlandı? Bir süre konuşmadı sonra bana döndü: haklıydın, dedi. Askere gidilmesi gerektiğinde haklıydın... Gitmeden önce Tuğrusan abiye bedelli askerlikle ilgili fikirlerimi anlatmıştım. Kemalistlerin bedelli askerliğe karşı olmasını gerektiğini, ordu içindeki gerici unsurlara karşı en alt rütbede dahi olsa örgütlenmemizin, devrimleri savunmamızın, orduya ilerici geçmişini hatırlatma noktasında Kemalistlerin askerlik yapmayı bir kampanyaya dönüştürmeleri gerektiğini söylemiştim. Böylece hem halkçılık ilkesinin gereği olarak iyi eğitim alamamış Anadolu çocuklarını tanıyacak, onları kazanacaktık, hem de bu kaynaşmanın insanımızı tanımada, anlamada ufkumuzu açacağını düşünüyordum. Devletin, İslami bir parti devletine dönüşmesine karşı olarak devleti kuruluş felsefesiyle sahiplenecek bir kampanya olarak düşünmüştüm. Silah kullanmayı öğrenmek, disiplinli olmak, bazı konularda sabrımızın zorlanması ve konfordan vazgeçmek ileride bir gün olası bir işgalde deneyim olarak işimize yarar, diyordum. Zihinsel açıdan kendimizi hazırlamamız gereken bir işgal girişimi olabilirdi.

Tuğrusan abi ben askerdeyken birkaç kez aramış, yine bu konuda haklı olduğumu söylemişti. Bir pişmanlık içindeydi. Askerden döndüğümde durumunun daha kötü olduğunu öğrenmiştim. Hakkari’deki Geçimli karakoluna gidip beni askere alın diye yalvarmak istiyordu. Her akşam ailesiyle kaldığı evinden bağırışlar duymaya alışıktık. Psikolojik rahatsızlıkları vardı. Son zamanlarda hiç iyi değildi. Onu pişmanlığından vazgeçirmek için askerdeyken karşılaştığım aşağılayıcı durumları anlatıyordum. İdealist bir tavırla askere gitsem de karşılaştığım olumsuzluklar ve asker arkadaşlarımın benimle aynı idealleri paylaşmamaları ister istemez fikirlerimdeki kararlılığı sarsıyordu. Ancak kendisine pişman olmaması için ne anlatırsam anlatayım, intihar teşebbüsündeki insanlara yapılan ikna konuşmalarının sığlığına benzer bir sığlıkta kaldığımı biliyordum.
“Askerlik, gemi kadar travmatik bir ortam olamaz,” diyordu. Tuğrusan abi gemilerde çalışmıştı. Oradan kalan bir travması vardı. Gemilerden döndüğünde babasının bir tanıdığı sayesinde belediyeye girmişti. Belediyede çalıştığı bölüm gereği yolsuzluklara şahit olmuştu. Bir yandan da bedelli askerlik parası biriktirme imkanı olmuştu. Anlattığına göre kardeşi askerden döndüğünde demiş ki: “abi gerek yok, bir alay uyuşturucu bağımlısı var, ülke bitmiş,” Ailesinin askerlik yapmayı gereksiz görmesiyle haksız bir şekilde girdiğini düşündüğü işten kazandığı parayla bedelli askerlik yapmıştı.

Sonrasında belediyeden istifa etti. Yine gemilere gitti. Bu son dönüşünde daha kötüydü. Bir motosikleti vardı, ona atlayıp meralara giderdi, vücuduna dövmeler yaptırırdı, ailesiyle kaldığı evden bağırışlar, küfürler duyulurdu.
Son günlerde eve kapanmıştı. O yüzden gördüğümde konuşmak istemiştim. Onu pişmanlığından vazgeçirmek istiyordum. Ama gemilerde neler yaşadıysa anlattıklarım tesir etmiyordu. Yalnızca Hakkari’ye gitmek istediğini söylüyordu. Şehit haberleri onu sarsıyordu, şehit annelerine karşı vicdanı sızlıyordu.

Tuğrusan abinin askerlik yapmadığı için acı çekmesi içinde bulunduğumuz dönem gereği bana tuhaf geliyordu. Gençlerin çoğunluğunun tecil ettirerek, çürük raporu almaya çalışarak, para bastırarak kaçtığı askerliğe gitmediği için bunalımdaydı. Ona baktığımda Eski Türkiye’den günümüze ışınlanmış birini görüyordum sanki. Bu adamın kimsenin anlamadığı bir derdi vardı.


Yırtıp Attığımız Sevr Nasıl Canlandı?

Nizamiye önünde onlarca asker bavullarıyla bekliyorlardı. Nizamiye kapısında nöbetteydim, askerleri almaya gelen otobüslere kapıyı açıyordum. O hafta kışlalar boşalıyordu.
2019 yılının Haziran ayı Kıbrıs Güzelyurt’ta kafamdaki soru işareti şuydu: acaba Sevr’i yeniden mi imzalamıştık?
Askerlik 12 aydan 6 aya düşmüştü.
6 ayını tamamlamış olanlar terhis oluyorlardı, kışlada çok az kalmıştık, nöbetler dönmüyordu, her gece nöbet tutuyordum, bir sabah 4-6 nöbetinde yanımdaki arkadaş yakında terhis olacağından heyecanlıydı, mutluydu, onun ve diğerlerinin mutluluğu, komutanların kayıtsızlığı beni dehşete düşürüyordu.
Çünkü 1920’de imzalanan Sevr Antlaşmasının 165.maddesinde de zorunlu askerlik kaldırılıyordu, askerlik süresi 36 aydan 12 aya indiriliyordu. Bu antlaşma orduyu dağıtıyordu; askeri okullar kapatılacaktı, birlikler terhis edilecekti.

Bavul tıkırtıları, otobüslerin gidip gelmeleri bitmek bilmiyordu, ranzalar, dolaplar boşalmıştı, üniformalar çuvallara doldurulup bırakılmıştı. Bu manzaralar tarih ve ulus bilinci olan her yurttaş için ulusal bir travma etkisi yaratacakken ortamdaki bayram havasına anlam veremiyordum; ya ben militarist bir ruh hastasıydım ya da bu olanlar gerçekten kabul edilebilir değildi.

Yurttaşlık bağımı zedeleyen bu olaydan önce yine askerdeyken acemi birliğinde bedelli askerlik yapanların revir önündeki hal ve hareketleri beni düşündürmüştü. Komutanlar onları kayırıyordu. Tırnakları incinse, ayakları ağrısa, tıraş olmaktan sıkılsa istirahat raporu alan bu tiplerin rahatlığını görmek ağrıma gidiyordu. Aradaki sosyo-ekonomik farkı bu kadar hissettirmeye gerek var mıydı? komutanlarımız bizi hor görürken, onlara neden babacandılar?

Sevr Antlaşmasıyla birlikte Osmanlı’daki askerlik yasalarına baktığımda bu travmalarımın o zaman da bugün olduğu gibi yaşandıklarını gördüm. Çünkü Osmanlı’da bugün olduğu gibi Bedel-i Şahsi dedikleri bedelli ücreti ödenerek askerlikten muaf olabiliyordun, yerine başkası gidiyordu. Muaf olacaklar öncesinde bir kura sonucunu bekleyeceklerdi. Sonradan Bedel-i Nakdi uygulamasına geçilecek, böylece parayı veren zorunlu askerlik yapmayacaktı. Osmanlı’nın 1846 yılındaki Askerlik Kanunnamesi’nde padişah dilediği kişileri askerlikten muaf tutabiliyordu. Geçmişte olanlar bugün olduğu gibi yaşanıyordu, öyleyse bu bayram havası nedendi?

Komutanlarımız ise başka bir telaşın içindeydi; “kışlada kalın, askerliğe devam edin,”diye ikna konuşmaları yapıyorlardı. Kalanlar aylık 2000-2500 lira arası maaşla devam edeceklerdi. Oysa bu parayı dışarıda da kazanabilirdik, en önemlisi insan muamelesi görebilirdik.
Daha önce halkın askerlikten bu denli kaçtığı bir dönem olmuş mudur?
Savaşta olabilir ama savaşta değildik.
Uzun, yorucu bir savaştan da çıkmadık.
Acaba yurttaşları ortak bir idealin peşinde koşturamadıklarından mı?
Ergenekon,Balyoz davalarıyla ordunun yıpratıldığını biliyordum, ama, ordunun kendi içindeki askeri yıpratma mekanizmalarının ne kadar vahşileştiğini de görüyordum.
Orduyla millet arasında salt paraya dayalı bir bağ oluşturuyorlardı. Toplumu dönüştürücü cumhuriyetin itici gücü misyonu, yerini Neoliberal-İslami orduya bırakıyordu.
Bu durumdan siyasetçiler sorumlu olduğu kadar generaller de sorumluydu. 1920’de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un askerliğe dayalı özünden koparılmış Türk yığınları hayalini bilerek ya da bilmeyerek gerçekleştiriyorlardı;

Lord Curzon: “Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak, İngiltere buna dahi itiraz eder. Çünkü Türkler diğer düşmanlarımızdan çok farklıdır, başka bir yerde bile askeri eğitim görmeleri iyi değildir. Türkiye'de yeniden askeri bir dönem açabilirler.”


Lağvedilmeyi Bekleyen TSK yahut Ayrı Bir Sosyal Sınıf

Ben askerdeyken ilkokul mezunu Kemalist tanıdım, kollarında faça izleri vardı. Bir de mescide koşan Nurcu komutanlar tanıdım. Onlardan idealist bir subay tavrı beklerken neden bedelli askerlik yapmadınız? dediler. Onlar çok akıllıydı, zekiydi tabii, biz burada ne arıyorduk? enayiydik(!) Kendilerini insan sarrafı görürler, duruşundan, bakışından anlarım diyerek övünürler. Rastgele birkaç tespiti doğru çıktı diye insanları çözdük pozlarına girerlerdi. Ama nedense yıllardır aralarındaki Fethullahçıları görememişlerdir, açığa çıkaramamışlardır, söz konusu dincilikse, Natoculuksa insan sarraflığı yetileri çalışmıyor, çok ilginç.

Bugün Türk subayının geldiği bir nokta var; farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da bir Türk subayı tipi vardır ve bu tipi meydana getiren serüvene değinmek lazım;

Bu serüven aynı zamanda ordunun ayrı bir sosyo-ekonomik sınıf olarak nasıl geliştiğinin hikayesidir. 27 Mayıs ihtilalinden önce barınmak için apartmanların ancak bodrum katlarını kiralayabilen Türk subayı nasıl bir değişim yaşadı da çocuklarını yurt dışında okutabilen, şirketlere yönetici olabilen, yazlık sahibi, tekne sahibi CEO komutanlara dönüştüler?

Çanakkale’de yaralı silah arkadaşını sırtında taşıyan kardeşlik ruhu, 1990’lara gelindiğinde nasıl bir süreçten geçmişti de Eşref Bitlis’in şüpheli ölümüyle ilgili resmi bir yazışmaya, ciddi bir soruşturmaya dahi gerek görmemişti?

Kubilay için yobazları darağacında sallandıran askerin laikliğe imanı, Sivas katliamına gelindiğinde sessizce yananları izleyecek kadar neden zayıflamıştı?

Mehmetçiğin canını yayılmacı hayallere kurban vermemek için direnen Kemalist aklın ordusu, yıllar içinde neler yaşamıştı da Fethi Şahin ile Sefter Taş’ın IŞİD tarafından yakılmalarını öylece seyretmişti? şehitliklerini bile baştan kabul etmemişti.

Mitolojisinde, töresinde, geleneğinde doğayı korumak hatta tapınmak varken yanan ormanlarımıza yetkim yok diyerek bir kova su atmaya aciz hale nasıl düşmüştü?

Bir zamanlar emperyalizme karşı ilk savaşı vererek mazlum milletlere hürriyet kıvılcımları saçan Türk ordusu ne olmuştu da kendi yurdunun ezilenlerine, yananlarına seyirci kalmıştı?


Orduyla Millet Arasındaki Gri Duvarlar Nasıl Örüldü?

Truman Doktrini kapsamında Amerika’dan Türkiye’ye yapılan yardımlarla birlikte Türk ordusu soğuk savaşın bir tarafı haline gelmişti. NATO’ya girmemizle birlikte ordu Amerika’nın soğuk savaş politikalarına uygun tasarlanacaktı. Ancak bu tasarılar sadece askeri kanatla sınırlı kalamazdı. Türk ordusunu Amerikan politikalarına uygun tasarlamak sonuçta yeni bir Türk subayı karakterinin oluşturulmasıyla mümkündü.

1953 yılında Demokrat Partili’lerin Anadolu’da dağıttıkları bir kitap vardı, Mehmet Saffet Engin ya da sonradan aldığı isimle Arın Engin’in Atatürkçülük ve Moskofluk-Türklük Savaşları kitabı bir Anti-Komünist propaganda kitabı olarak dağıtılıyordu. Bu kitaptan sonra Atatürkçülükte Din ve Dil adında bir kitap daha çıkardı. Bu kitaplar Anti-Komünist ve ırkçı bir çizgidedir, Amerika’nın soğuk savaş çıkarlarına hizmet eder. Mehmet Saffet Engin dönemin Exeter’i diyebileceğimiz Columbia Üniversitesi’nde öğrenim görmüştü. Atatürkçülük terimini icat eden kişidir. Atatürk’ü tanrı katına çıkaran tavrı, Türk ırkçılığı, Komünizmle mücadeleye desteği, Nazi Almanya’sı adına çalışması dikkat çeken özellikleridir. Sovyetler’in nüfuzundaki Türkler’i Nazi’lerin lehine örgütleme çalışmaları olmuştur.

Yine bir Columbia Üniversiteli olan Kasım Gülek 1950’lerde CHP genel sekreteriydi. Mehmet Saffet Engin’le aynı üniversitede öğrenim görmüştü.
Kendisinden sonraki CHP genel sekreteri Bülent Ecevit gibi Rockefeller bursuyla akademik kariyerini sürdürmüştü.
Ve yine Ecevit gibi o da Robert Kolej mezunudur. İkisi de Fethullah Gülen’in destekçisiydi.
1935 CHP programında geçen ‘Kemalizm prensipleri’ ifadesinin terk edildiği 1939 kurultayında partinin program komisyonunda yer alıyordu.
Kemalizm’in kaldırılıp Atatürk Yolu ifadesinin seçildiği 1953 kurultayında CHP genel sekreteriydi.

Yani hem DP kanadında hem de CHP kanadında Kemalizm’e karşı tuhaf bir alerji başlamıştı. Bu alerjinin Türk-Amerikan ilişkilerinde yakınlaşmayla başlaması, NATO’ya girmemizle depreşmesi, Columbia Üniversitesi’nde okumuş iki Türk’ün çalışmalarıyla aynı dönemde gündeme gelmesi tesadüfle açıklanabilir mi? Bu kişilerin Amerika’daki bağlantıları, kimlerin fikirleriyle harekete geçtikleri Cenk Yaltırak’ın Aydınlanma 1923 Devrimi 21.Yüzyılda Kemalizm kitabındaki makalelerinde okunabilir.

Atatürk’ün ölümünden sonra parti programından Kemalizm’in çıkarılmasının yanında La Turquie Kemaliste dergisinin her yıl yayımlanması aşama aşama azaltılmış, sonunda tamamen kapatılmıştır.
Peki, Atatürk’ün ölümünden sonra Kemalizm değil Atatürkçülük ısrarı nedendir?
Bu ısrar 1947’de Kemalist eğitim müfredatlarının kaldırılması, Köy Enstitülerinin işlevsizleştirilmesi ve sonunda kapatılmasıyla paralel sürmüştür.
Öyleyse buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur; Türkiye Amerika’nın uydusu bir devlet haline gelecekse ulusal bir –izm davası olmayacaktı. Memleketin ulusal bir ideolojisi olmayacaktı. Atatürk bir ideolog değil, fikri hakim kılınacaktı. Atatürk’ü ideolojiler üstü ilan edip prensiplerini yalnızlaştırmak gerekecekti. Bu sayede Amerika güdümünde bir sağ ve bir sol olacaktı. Türk gençliği sağda ve solda dışarıdan ithal –izmlerle kamplara bölünecekti. Bu kamplara bir Atatürk dayanağı lazım olduğunda ‘Atatürkçülük’ adı altında Mustafa Kemal’i devrimci, halkçı, bilimsel yanından koparan, emperyalizm adına tehdit oluşturmayan, ehlileştirilmiş, uslu, şekilci bir uydurukluk verilmeliydi. Bu uydurma anlayışın esas koruyucusu da Türk Silahlı Kuvvetleri olacaktı. Bu doğrultuda subaylar yetişecek, ihtilal metinlerinde buna yaslanacak ve ileride yurtseveler subayları tutsak edilse bile ‘Kemalistim’ diyemeyecek kadar NATO aklı dimağlarında yerleşik olacaktı.

Bu uydurukluğu Siyasal İslamcılar bile benimsemiştir. Çünkü NATO ve irtica için tehlikesi yoktur. Hulusi Akar’ın “TSK’da Atatürkçü düşünce değişmedi,” sözü buna örnektir. Sözünü ettiği Atatürkçü düşünce, 1950'lerden beri sınırlarını NATO'nun belirlediği; emperyalizmi rahatsız etmeyen, törenlere indirgenmiş, devrimci yönü budanmış, laiklik ilkesi karikatürize edilmiş dolayısıyla şekilci kaygılarla içi boşaltılmış, yurtta sulh cihanda sulh yerine, yurtta NATO cihanda NATO düsturuyla Amerika'nın çıkarları doğrultusunda komşu ülkelerde savaşları körüklemiş, İslami olmaya açık bir Atatürkçülüktür. Kemalizm'in önündeki en büyük engeldir.

Türk subayı 1940’lardan beri kendisi için hazırlanan bu ideolojik gömleği giyerek ihtilallere gidecekti:


Her İhtilalde Büyüyen Haki Sermaye

27 Mayıs ihtilali Demokrat Parti iktidarının totaliter bir rejim kurma yoluna girmesi sonucunda gerçekleşti. Devalüasyon, İstanbul burjuvazisinin tarıma desteğe olan rahatsızlığı, öğrenci hareketleri, Menderes’in Amerika’yla olan ilişkilerinin bozulması ve subayların rejim kaygıları dışında Amerikan etkisi hiç olmadığı söylenebilir mi?
27 Mayıs demokrasimize özgürlükçü bir anayasa armağan etmiş olsa da sonuçta NATO ve CENTO’ya bağlıydı.

Sovyetler’in olası bir işgaline karşılık Amerika’nın Anadolu’daki planı Toroslar’a çekilmeyi öngörüyordu. Bu savaş planına göre 1. 2. ve 3. ordular geri çekilecekti, bu çekilme sırasında istihkam birliklerimiz yolları, köprüleri imha edecekti. Bu sayede Kızıl Ordu zaman kaybedecek, karargahından uzaklaşacak, lojistik desteği zorlaşacaktı. Kızıl Ordu Toroslar hattına vardığında İncirlik Üssü’ndan kalkacak Amerikan jetleri ve Akdeniz’deki deniz kuvvetlerinin desteğiyle Türk ordusuna yardım edecekti. Böylece Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının önüne bir set çekecekti. Bu savaş stratejisine göre Anadolu boşaltılıyordu, askeri birliklerimiz güneye çekilecekti. Çünkü Kızıl Ordu’nun hava ve kara gücünün Türk savunmasını kısa bir sürede geçeceği düşünülüyordu.
Boşalttığımız topraklardaki Sovyet güçlerini bir yandan gerilla faaliyetleriyle yıpratmamız gerekecekti. Toroslar hattında Türk ordusu ve NATO güçleriyle çarpışacak Kızıl Ordu’nun arkası Kontrgerilla tarafından taktik savaşlarla bertaraf edilmeliydi.

Bu stratejideki geri çekilme taktiğinin lojistik hazırlıkları Truman Doktrini’nden bu yana sürdürülüyordu. 1948 yılında Hilts raporu, 1950 yılındaki Thornburg raporu Türkiye’de demiryolu ulaşımı yerine karayolu ulaşımını öneriyordu. Karayollarının yapılması için Amerika maddi desteği sağlayacaktı. Bu tasarılarda rol alan iki kişi Kasım Gülek ile Vecdi Diker olacaktı. Yolların nerelere yapılacağını Amerika’da Pentagon yetkilileriyle görüşmüşlerdi. Görüldüğü üzere Kasım Gülek ismi bir de bu alanda karşımıza çıkıyor. Kendisi gibi Robert Kolejli olan Vecdi Diker’le demir ağlar yerine Amerika’nın soğuk savaş ağlarını örmeyi üstlenmişlerdi.

Bu savaş stratejisinin lojistik ve gayrı nizami harp ayaklarına uygun idari düzenlemeler ve yasalar elzemdi. Kontrgerilla elemanlarının seçilmesi, eğitilmesi, silah ve mühimmatlarının saklanması, sevkiyatı, konuşlanmaları gizlilik içerisinde yürütülmeliydi. Bu konuda bir yasa önerisinin mecliste ve basında tartışılması gizliliği ihlal ederdi. Ayrıca orduyla hükümet arasındaki gerginlik böyle bir yasanın meclisten geçmesini zora sokacak bir diğer engeldi.
Bu yasa askerin ordu dışındaki hizmetlerde bulunmasının önünü açacaktı.
İhtilalden sonra Başbakanlık Müsteşarı Alparslan Türkeş’in hazırladığı kararnameyle mümkün olacaktı. Kararname 28 Mayıs 1960 tarihinde yürürlüğe girmişti.Subayların tayinleri çeşitli kaymakamlıklara yapılmıştı.

Askerin ordu dışındaki hizmetlerde istihdam edilmesiyle birlikte yıllardır apartmanların bodrum katlarında ihtirasları bilenen subaylarımız için yeni bir dönem başlamıştı. Askeri lojmanlar yapılmalıydı, maaşları artırılmalıydı, sicil ve özgeçmiş askeri hiyerarşide daha belirgin bir rol oynamalıydı. Ordu kendi içinde bir kast sistemine gidiyordu.

1960 yılından sonra lojmanlar sosyal mesken-lojman olarak tasarlanmıştır. Öncesinde sadece memur meskeni olarak inşa edilirdi. Bu durum askeri lojmanları birer komüne dönüştürmüştür. Askerleri halktan uzaklaştırmıştır. Meslek içi dayanışma ve sosyalleşme ağlarını genişletmiş ancak bu kapalılık salt mekanda değil zihniyette de kendini belli etmiştir. Öyle ki aydınlarla, öğrencilerle, işçilerle arasına ister istemez mesafe koymuştur. Bu ayrıcalıklı konum dışarıda hissedildiği kadar askeri hiyerarşinin çizdiği sınırları da kalınlaştırmıştır; subaylar lojmanların en iyi bölümlerine yerleşir, astsubaylar orta seviyede yer bulurlar, uzman çavuşlar gene ya bu imkandan yararlanamaz ya da 50 metrekarelik bodrum katlar reva görülür.
Bu yerleştirmelerde askerlerin sicil puanları etkilidir. İyi bir sicil puanı askerin emirleri hiç sorgulamaması, derhal itaat etmesiyle mümkündür. Bunun yanında ‘CV subay’ diyebileceğimiz akademik kariyeri ön planda tutan subay tipinin bu kast sisteminde sınıfı yüksek olur. Bir doktora iki yıl mümtaz terfi getirir. Dolayısıyla Türk subayının ideolojisi Sicilizm olur. Bu sistemden Mustafa Kemal’in askeri çıkmaz. Bugün TSK'daki subayların, paşaların hepsini toplasak, yüzyıl öncesine göndersek, ben sanmıyorum biri çıksın cumhuriyet kuracağız, desin. Sicilleri bozulmasın diye Atatürk’ün Bursa Nutku’nu ve Medeni Bilgiler kitabını sansürsüz okuyup savunmaktan imtina ederler. Silah arkadaşları Ergenekon ve Balyoz davalarında Silivri’de tutsak edildiklerinde onları ziyaret etmekten bile çekinirler. Milli bayramlarda sosyal medyada Atatürk’ü anmaktan kaçınırlar. Kışlada Said-i Nursi’nin risalelerini okuyup propagandasını yapanları görmezden gelirler. TSK’nın sosyal medya hesabında Anıtkabir fotoğrafı paylaşmasına bile tahammül edemeyenlere açıklama yapma gereği hissederler. İşte bunlar hep, ‘ya sicilim bozulursa?’ korkusunun getirdiği ilkesizliklerdir.

Memur da olsalar ayrı bir sınıf olma yolunda ilerleyen askerin lojman atılımından sonra kendi kapitalist düzenini kurma sırası gelecekti; her ihtilalde ve her krizde büyüyen haki sermayenin temeli 3 Ocak 1961 tarihinde Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK’ın) kurulmasıyla atılacaktı. Emekli Sandığı dışında ayrı bir sosyal güvence olarak düşünülmüştü. 1950’lerin sonunda mecliste gündeme gelmişti ancak ihtilal sonrasında kurulabilmişti.

Amerika’daki muadili USAA’dan esinlenilmişti. Ancak USAA sadece finans alanında sınırlıdır. Yıllık 40 milyar dolara yakın ciroları vardır. Yıl sonunda paranın büyük kısmı asker üyelerine dağıtılır.
OYAK ise uzman çavuş, astsubay, yedek subay, subay üyelerinin maaşlarından yüzde 5-10 kesintiler yapar, zorunludur. USAA’dan farklı olarak sanayi ve hizmet gruplarında 30 iştiraki ve bunlara bağlı olarak 91 şirketi vardır. Örneğin, Çimento sektöründe hakim konumdadır. Kemalist devrimci özden uzaklaşan zihinlerin betonlaşmasında bu sektöre yatırım gerekli görülmüş olabilir.

OYAK kurumlar vergisi, veraset ve intikal vergisi, gelir vergisi, damga vergisi ve gider vergisinden muaf tutulmuştur. OYAK kurulduğunda Milli Savunma Bakanlığı tarafından yönetimine Vehbi Koç, Kazım Taşkent, Nüzhet Tekül gibi büyük sermayedarlar dahil edilmiştir. Bu ilişkiler Haki Sermayenin Komprador Sermayeyle yakınlığı açısından dikkat çekicidir. Nitekim Kompradorlar askeri kendi çıkarları doğrultusunda kontrollerine alırlar. 12 Eylül’e giden yola bu ittifakla çıkılmıştır.

OYAK’ın dünyada eşi benzerine az rastlanır bu imtiyazlı hali her ekonomik krizden en az zararla ve yüksek kâr oranlarıyla çıkmasını sağlamıştır. Örneğin, 2001 krizinde halk yoksullaşırken krizden önce nereden geldiği belirsiz devalüasyon olacağı hissiyle 23 Şubat’ta aldıkları dolarlarla krizde 1 milyon liradan fazla kazanç sağlamışlardır. Siyasetle ilişkisi bu açıdan sorgulanmalıdır. Örneğin, 28 Şubat kararlarının alınmasında salt laiklik kaygısı mı vardı? yoksa büyüyen İslami sermayeye karşı bir hamle olarak da görülebilir mi? tartışılmaya açıktır. OYAK en son Demirören Holding’ten Total Oil Türkiye ve Milangaz’ı satın almasıyla gündeme geldi. Demirören’in 2015 yılında 325 milyon euro’ya satın aldığı Total Türkiye’yi 450 milyon dolar’a alması tepki uyandırdı. AKP’nin yandaş sermayesini kurtarma operasyonu olarak görüldü.

OYAK ile MSB’nin bu yüzden mali soruşturmalardan geçmesi pek mümkün olmuyor. OYAK ciddi bir Sayıştay denetiminden geçirilmez. TSK ve sahada işbirliği yaptığı cihatçı örgütlere ayrılan yüksek bütçeler sorgulanmaz. Sorgulanmasını isteyenler vatan haini ilan edilir. Oysa askeri harcamalarda şeffaflık istemek, vergisini ödeyen her yurttaşın haklı talebidir. Salgın sürecinde temel gıda ihtiyaçları bile karşılanmayan halkımız her gün hem maddi hem manevi anlamda iflas ederken Suriye’de Ruslarla devriye atmakla övünüyorlar, Suriye’de, Libya’da ve hiçbir zaman samimiyetle sahip çıkmadıkları Mavi Vatan maceralarıyla, doğalgaz bulduk tiyatrolarıyla halkı uyutmaya çalışıyorlar.

Haki Sermaye askeri dağlara gönderirken onların haklarını layıkıyla korur mu?
2007 yılında Türkiye’de ilk olarak belki dünyada da ilk olarak askerler mensup oldukları orduyu yabancı mahkemelere şikayet etti.
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği fon kaynağının yüzde 70’ini kendileri oluşturdukları halde OYAK yönetiminde söz sahibi olamadıkları için AİHM’e başvurdular.
Astsubaylar TSK’nın bel kemiğidir. Yedek subaylar da ordu için önemli bir insan kaynağıdır. Yedek subaylar maaşlarından yapılan kesintileri geri alamamaktan şikayetçiler. Astsubaylar da ordunun en kritik sınıfı ve OYAK’ı asıl besleyenler olmalarına rağmen yönetimde olmamalarından şikayetçiler.
Bu şikayetlerin iç hukuk yollarında çözüme kavuşmaması yüzünden AİHM’e kadar gitmesi ordumuz ve milletimiz adına utanç verici değil midir? Her yıl OYAK’ın açıkladığı kâr payı ordu mensupları arasında tartışma konusu olur, sosyal medyada tepki gösterirler.
Bu tepkilerin, görevi gerektiğinde vatan için ölmek olan askerler arasından yükselmesi ordunun işlevi neydi? ne oldu? diye düşündürür. askerlerin diğer memurlardan sıyrılarak kendi kapitalizmini yaratması kendi içinde bir kast sistemini meydana getirmiştir. İşi, vatanı korumak ve savaşmak olan adamlar para derdine düşerlerse yarın öbür gün savaşa girdiğimizde bu moralle bu anlayışla neyi savunacaklar? Görevi laik cumhuriyeti korumak olan askerlerimiz para için rejimin değişmesine sessiz kalmazlar mı? ya da kalmadılar mı?

Son olarak OYAK’ın yabancılarla ortaklıklarına değinmek gerekir. OYAK’ın 1999’dan beri ortağı olan Fransız şirket AXA, 2005 yılında 1915 Tehciri’ni soykırım sayarak 7 bin Ermeni varise 40 milyon dolar soykırım tazminatı ödedi.
Fransa, sözde Ermeni soykırımını inkar etmeyi bile cezalandırır.
OYAK buna rağmen hala AXA’yla ortaklığını sürdürür.
Ayrıca Barzani’nin Kürt Federe Devletinde OYAK’ın şirketleri çimento, kireç, yapı malzemeleri satıyor. Bir nevi Kürdistan’ı inşa ediyorlar. Bunu yapan ise Türk askerlerinin parasıyla büyüyen bir kurum.

Görüldüğü üzere askerin ayrı bir sosyal sınıf olma serüveni kendi içinde birçok tutarsızlığı beraberinde getiriyor. Bu tutarsızlıklar birer ulusal utanca dönüşüyor. Şehitlerimiz, gazilerimiz, vatanı için çarpışan Mehmetçimiz adına ne hazin bir düzen. Bu düzenin kurulmasıyla Kontrgerilla’nın gelişimi paralellik seyreder.
Kontrgerilla’nın bir NATO mahsulü olduğunu düşünürsek bu hazin hikayenin NATO’ya girmemizle başladığını söyleyebiliriz. Bu sömürü düzeni hala devam ettiğine göre yeni bir düzen yani yeni bir ordu üzerine düşünmekte haksız sayılmayız.


Hikayesizler

Bir güz günü öğle vakti Tuğrusan abiyi son görüşüm olacağını bilmiyordum. O günden sonra kumsal ıssızlaştı. Gemilere bakan adam yoktu artık. Kim bilir yine nerelere gitmişti? bir arayış içindeydi. Motorunu alıp giderdi, ortalıktan kaybolurdu. Yine böyle bir gitmek sandım. Belki dediği gibi Hakkari’ye gitmişti. Komutan onu deli sanmış olabilir, bedelli askerlik yaptığına pişman olduğu için altı ay askerlik yapmak isteyen biri...evet, deli gözüyle bakarlardı.
Aylar sonra fabrikadan yorgun argın döndüğüm bir gece kardeşim aradı. Konuşurken laf arasında Tuğrusan abinin öldüğünü söyledi, önemsiz bir ayrıntıymış gibi söyledi. Böyle adamların ölümleri hep önemsiz bir ayrıntı gibi söylenir. Meğer o zaman yine gemilere gitmiş, ailesi evden kovunca mecbur gemilere çalışmaya gitmiş. Çalıştığı tanker denizde bir tankerle çarpışmış, karaya oturmuş, çıkan yangında yananlardan biri olmuş.

Tuğrusan abi bir hikayesizdi aslında. Hikayesizliği bir boşluk olarak görüyorum. İnsan bu boşluğu doldurmak için yaşar. Tekdüzeliğe, olağan akışlara karşı kürek çekmektir. Bazı kolaylıklara, sıradanlıklara rest çekmektir. İyi ya da kötü bir hikayenin kahramanı olmaktır. En önemlisi bir kahramanı olabilmektir.
Askere gitmeden önce ben de böyle bir boşluk içindeydim. Askerliğin olumsuz taraflarını bilsem de gidecektim.
Askerlik doğası gereği insanı bir hikayenin kahramanı yapar. Bu kahramanlık hamasi olmak zorunda değildir.
Mitolojik hikayelerde, destanlarda bu açıkça görülebilir; Akhilleus’u düşünelim, Troya’ya giderken öleceğini biliyordu ve gitti. Bu bilinci ve gideceği yeri aramak insanı insan yapar.
Odysseus Aeaea adasında güzel büyücü Kirke’yle sonsuza kadar refah içinde yaşayabilirdi. Onunla en fazla bir yıl yaşadı ve zorunluluğu olmadığı halde yanından ayrıldı.
Masallarda, hikayelerde bu soylu gidişlerin adresi genelde askerlikle/savaşla ilgilidir.
Askerlik anılarını belleğimizin daha taze tutması, bu anıları anlatmaktaki iştahımız sözünü ettiğim hikayeleri yüzyıllardır dinlememizle şekillenen bir genotipin mirası olabilir.
Öyleyse bu mirası daha insancıl noktalara taşımak lazım, bir modernizasyona gitmek lazım, yananları kazanmak varken izlememek lazım.


Kendine ve Milletine Yeten Cumhuriyet Ordusu İdeali

Silahlı kuvvetlerin son yetmiş yılına baktığımızda arada laik çıkışları olsa da genel eğiliminin laiklikten uzak olduğu görülür. Kemalizm’den ve laikliktan uzaklaşma NATO’ya girmesiyle hız kazanmıştır.
1971 yılında Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay bu uzaklaşmayı şu sözleriyle ilan etmiştir: “Bugünkü okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi işbaşına geçecekler. Biz laik okullara karşı imam hatip okullarını ‘bir alternatif’ olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz.”

Her ihtilali İslamcılara ve küresel sermayeye yarayan ordumuzun bugün geldiği nokta içler acısıdır; Kozmik Odasına girilmiş, içinde tarikatçılar barındıran, sözde Mehdi gelecek diye başkenti saatlerce bombalayan, askeri okulları ve hastaneleri kapatılmış, tek adamın keyfi emirlerine girmiş bir ordu haline gelmiştir. İşin acı tarafı emperyalistlerin desteklediği bu saldırılara karşı hiçbir direnç göstermemiştir. Bu direnci gösteremeyecek hale nasıl getirildiğini yukarıdaki başlıklarda anlattım.

Silahlı kuvvetler laik cumhuriyet değerlerinden uzaklaştıkça terör tırmanmıştır. Özellikle son 20 yılda PKK hakimiyet alanını genişletmiştir. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürdistan devleti kurulma aşamasında. Öyleyse diyebiliriz ki TSK İslami bir ordu haline getirildikçe zayıflamıştır. Ama TSK İslam ordusu olarak değil, cumhuriyetin ordusu olarak kurulmuştur. Ecdadı Atilla, Hülâgû Han, Timur, Mustafa Kemal olan ordunun Türklükten başka endişesi olamaz.

Maraş, Çorum, Malatya, Sivas ve Gazi mahallesi katliamlarına baktığımızda asker hep kışlasındadır. Polis de bu iç savaşların bir tarafına her zaman daha yakındır. Ezilen nedense hep aynı kesimdir.
Madımak Oteli’nde aydınlarımız yakıldığında, Fethi Şahin ile Sefter Taş IŞİD tarafından yakıldığında, ormanlarımız yakıldığında asker yine kışlasındadır, yine izleyicidir.
Bu olaylarda saldırı altında olan Türklüktür, laik cumhuriyettir.
İşgal edilsek harekete geçmek için neredeyse Valilikten emir bekleyecek ürkekliğe son verilmelidir.
Öyleyse Türklüğü ve laik cumhuriyeti koruyacak, ileri götürecek, yananları izlemeyecek bir ordu ideali üzerinde düşünmeliyiz. Benim kısa ve genel hatlarıyla yeni bir silahlı kuvvetler idealim şöyledir;

Mustafa Kemal Atatürk Medeni Bilgiler kitabında bir mükemmel ahlaktan söz eder: “...genellikle bir büyük kumandanın ölmesiyle veya ordu üzerinden çekilmesiyle milletlerin askeri onurunun da yavaş yavaş yok olduğu görülmüştür. Mükemmel bir kumandanı vücuda getiren şey mükemmel ahlaktır.”

Ordumuzu önce mükemmel bir ahlakla inşa etmeliyiz. Bunun için askerlik mesleği sınıf atlama aracı olarak görülmemelidir. İlla bir sınıf atlamak gerekiyorsa bu en başta kültürle olmalıdır. Orduya hizmet maddi hırsların ve ikbal düşkünlüğünün gerisinde kaldığında yüksek makamlara gelecekler her zaman en az sorgulayan, en çok itaat edenlerden seçilir. Bu da millete felaket getirir. O yüzden askerlerin sicil puanları salt itaate ve sınavcılığa göre değil, reel sorunlar karşısında askerin somut çözüm önerilerine, ona bu konuda tanınacak inisiyatifi alma özgüvenine yani liyakata göre derecelendirilmelidir.

Vatani görev yurttaş için külfet olmamalıdır. Bedelli askerlik uygulamasının terk edilmesi bunu külfet olmaktan çıkarmakla olur. Altı ay zorunlu askerliğini yapacak yurttaşlara meslek öğretilmelidir veya ilgili mesleğinde kendisini ilerletecek kurslara, görevlere verilmelidir. Bu kurslar ve görevler onu oyalamak için değil, kariyerine katkı için olmalıdır. Bazı mesleklerin ordu içinde bölümleri olmayabilir, bu bölümler ya oluşturulmalıdır ya da yurttaşa kendisini geliştirebileceği başka eğitimler önerilmelidir.

Askerlik üretim esaslı olmalıdır. Askerin yemek ihtiyacını yemek firmaları değil asker karşılamalıdır. Kışlalar kaderine terk edilmiş idman alanları, mesire yerleri gibi duracağına tarım ve hayvancılık yapılmaya açılmalıdır. Tarım ve hayvancılığa ilgili askerler bu konularda ihtisas yapmış yedek subaylarla veya deneyimli erbaşlarla üretime başlamalıdır. Ordu bu alanda kendi kooperatifini kurmalıdır. Halkın et ihtiyacı uygun fiyatlarla karşılanmalıdır.

OYAK sadece savunma sanayine yatırım yapmalıdır.
Terör bölgeleri dışındaki yerlerde lojmanlar ekonomiye kazandırılmalı, ordunun üretim faaliyetlerine hizmet edecek alanlara dönüştürülmelidir. Bu zamanla terör bölgelerindeki lojmanları da kapsamalıdır.
Asker halkın içinde olmalıdır.

Askerlerimiz Neo-Osmanlıcı yayılma hayalleriyle sürüklendikleri topraklardan geri çağrılmalıdır. Irak ve Suriye ordularıyla ortaklaşa bir Ortadoğu Barış Güçleri kurulmalıdır. Emperyalizme ve ona bağlı dinci, etnikçi teröre karşı seküler bir Türk-Arap bloğu oluşturulmalıdır.

Kendine ve milletine yeten laik cumhuriyetin ordusu imkansız değildir. Yeter ki Türk milleti yüzünü Mekke’den Sakarya’ya, Medine’den Dumlupınar’a dönsün. Ulusal bir imana sahip olmalıyız. O zaman her şeyi başarırız.


Tayfun OLAM

16 Aralık 2021 Perşembe

Bir Mevzi Terk Etme Yarışı: Bedelli Askerlik ve Seküler Göç

Acısız yaşamanın bir eziyeti vardır. İngilizce kısaltması CIPA, dilimizde Acı duyarsızlığı sendromu diye geçen bir hastalık var. Bu hastalığa sahip kişiler acı ve ağrı hissedemezler, ağlayamazlar. Kemikleri kırılsa, elleri yansa, elektrik çarpsa hissetmez, anlamaz. Bu yüzden uzun yaşamazlar. CIPA hastaları ve yakınları bu nedenle acıya özlem duyarlar.

Çağımızda ise mutlu olmayı her şeyin önüne koyan, acılardan, zorluklardan arındırılmış bir hayat idealinin kutsandığını görüyoruz. Birey salt mutluluğunu düşünür. Kapitalizm’in nimetlerine en kolay yoldan ulaşmayı arzular. Bir şeyi üretmek ve yapmak yerine onun ayağına getirilmesini ister. Bütün güzellikler önüne sürülmelidir. Meşakkate yer yoktur. Parayla her şey yaptırılabilir. Acıdan kaçmak en büyük erdemdir. Bu ahlak anlayışı bugün Türkiye’de parti, sınıf, ideoloji gözetmeksizin herkesi esir almıştır.

Bundan iki yıl önce Silivri askerlik şubesinin önünde bekliyordum. Önümde belki otuz kişi vardı, arkamda bi o kadar hatta daha fazla sıra bekleyen vardı. Beklerken anladım ki orada ben dışında herkes bedelli askerlikle ilgili işlemlerinin sırasındaydı. O dönem 15 bin lira ödeyen askerlik yapmış sayılıyordu. ATM önünde bir askerlikti onlarınki, gayet eğlenceliydiler, böyle bir sırada bile hemen kaynaşmışlardı. Sitemleri yok değildi: para vermişiz, bir de bu sıra beklenir mi? diyerek.

Peki, ben neden onlar gibi yapmamıştım?

Bir Kemalist’in bedelli askerlik yapması kişisel açıdan ona kolaylık sağlayabilir ama stratejik açıdan hatadır. Benim bedelli yapmamak için -maddi durumum elverişli olmasına rağmen- iki sebebim var; birincisi psikolojik, ikincisi ideolojik. Psikolojik açıdan ise kendimi arama, kendimi bulma arayışım, irademi güçlendirme, hayatıma disiplin katma, yeni insanlar tanıma. Bu daha ziyade kişisel bir mesele. İmdi başkalarını da ilgilendiren ideolojik tarafını anlatayım: burası İzlanda gibi ülke olsa bedelli askerliği sadece vatandaşa tanınan bir hak olarak görebilirdim. Ama burası Türkiye. Başımızda rejim değiştirme heveslisi İslamcı bir parti var. Onların açısından baktığımda bedelli askerlik; vatandaşa tanınan bir haktan öte aynı zamanda toplum mühendisliği aracıdır. Amaçlanan toplum mühendisliği nedir? Atatürkçüler'in bedelli askerlik yapması ideolojik açıdan neden stratejik hatadır? Bi kere AKP'nin başından beri hedefi laik, demokratik cumhuriyeti yıkmaktır, yerine demografik olarak Araplaşmış, Arap nüfusu artmış, İslamcı, aile şirketi gibi yönetilen din devleti kurmaktır. Bunu başarması için meşruiyet kazanmalıdır. Ama toplumun yarısı hala bu rejim değişikliğini istemiyor. Kağıt üzerinde istediği kadar cumhuriyeti yıksın, toplumun yarısının bilincinde yıkamıyor, red ediliyor. Peki AKP bu meşruiyeti muhalif kesimde nasıl kazanabilir? onlara gerçek yıkımı nasıl yaşatabilir? bunun için devlet organlarını Atatürkçüler'den soğutma yolunu -aynı zamanda ülkeden kaçırma,seküler göç- seçmiştir. Bedelli askerlik tasarısını bu açıdan okumak gerekir; Atatürkçüler'in bedelliye rağbet göstermesi, aslında Atatürkçüler'in devletle olan milli bağlarını gevşetecektir. Askerlik de yapmayınca vergi ödemek dışında geriye vatandaşlık görevi ne kalıyor? AKP Atatürkçüler'i devlet kurumlarına küstürmeyi, onların bu kurumlardan kendi kendilerini dışlamasını istiyor. Eğer Atatürkçüler kendi aralarında mobilize olsalardı, bedelli askerliğe karşıyız, prensip açıdan bedelli de yapmıyoruz kampanyası başlatsaydılar ordunun Atatürkçü damarını sembolik de olsa hatırlatacaklardı. Böylece askerlik yapmak Atatürkçüler tarafından ideolojik zemine taşınacaktı. "Atatürkçüler ya da Kemalistler askere!" denildiğinde rejim değiştirmek isteyen AKP'ye: "burası hala benim ordum, benim ocağım" mesajı verilecekti. Bu aynı zamanda ordunun irticaya teslim olmasına karşı bir hareket olacaktı. Düşük gelirli muhafazakar aile çocuklarının cirit attığı, tarikatçı abilerinin komutanlık yaptığı yeni İslamcı rejimin kalesine bir gedik açılacaktı. Ama Atatürkçüler kendi aralarında mobilize olamadıklarından, bedelli askerliği sadece kişisel bir refah meselesi olarak gördüklerinden, bunun sosyal psikolojisini hiç düşünmediklerinden AKP'nin toplum mühendisliğine yarar bir karar vermişlerdir. Bu sadece günü kurtarmaktır. Çünkü, "savaş olursa gideriz canım" savunması hiçbir anlam ifade etmemektedir. Ortadoğu'da İsrail toplumu kadar mobilize olmadığında, zorunlu askerliği kaldırma yolunda ilerleyen bir ülkenin ortadan kaldırılması için sıcak savaşa gereksinim yoktur zaten. Dolayısıyla Atatürkçüler'in vicdanlarını rahatlatmak için ileride savaş olursa gideriz senaryosu gereksizdir. Bu savaşı şimdiden aşırı bireycilikten kaybetmişlerdir zaten. Ayrıca askerlikten kaçan biri laik cumhuriyet tehdit altındayken bir eylemci olarak sokağa çıkma cesaretini gösterebilir mi?

Askerliğe bu fikirlerle gitmiştim. Bu yüzden bazı Atatürkçüler tarafından militarist olmakla itham edilmiştim. Nizamiyenin kapısından girmemle birlikte fikirlerimin sınanacağını biliyordum. Tükürdüğümü yalayacak mıydım? bunu zaman gösterecekti.

Askerlik anılarımı uzun uzun anlatacak değilim. Yalnız birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum; bedelli askerlik yapanların canı bizden değerliydi, revir önünde bunu anlamıştım. Komutanlar bunları kayırıyordu. Her gün tıraş olamam deyip sakal istirahati alanlar, ayağım acıyor deyip bot istirahati alanlar her türden istirahat onlara tanınıyordu. Öyle ki bir astsubay bizlere neden bedelli yapmadınız? diye sormuştu.

Orduda Nurcuların bu kadar aktif olduklarını bilmezdim. Er olanları Said-i Nursi’nin Risalelerini okurlardı, bu öğretilerin propagandasını yapmak yadırganmazdı. Komutanlar içinde Nurcu erleri kayıranlar, evci iznine çıkaranlar olurdu. Görevleri mescitte pineklemek olan gerici beslemeler bir tür misyonerlik faaliyeti yürütürler, saf ve okumamış tiplere tesir ederlerdi.

Okuma yazma bilmeyen ya da az bilen Kürtlerin varlığı da yadsınamaz. Doğudaki kaçakçılık hikayelerini anlatırlardı. Onlara okuma yazma öğrettik.

Zaman zaman yukarıda savunduğum fikirleri ve duruşumu sorgulatacak angarya işler yapmışımdır. Komutanların aşağılayıcı tavırları da bunda etken olmuştur. Lakin ben burada konforlu bir hayat sürmeyeceğimi zaten biliyordum. Karşılaşacağım pislikleri az buçuk öngörebiliyordum. Sistemin doğru işlemediğini herkes gibi biliyordum. Ancak birkaç it kopuk için fikirlerimden vazgeçecek değildim. Çünkü burada çekilen eziyet kadar edinilen arkadaşlıklar, onlarla geçen iyi zamanlar da vardı. Ayrıca buradan çıkarılacak bir sürü ders, tahlil edilecek birçok husus vardı.

Bir gün kışlada karşıma albay üniformalı bir gözü kör, asker tıraşı olmuş sonradan yaşlı bir teyze olduğunu fark ettiğim rütbeli çıktı. Yanımdaki arkadaşlarla birlikte selam durduk. Albay görmeye alışık değilken böyle bir albay görmek bizi şaşırtmış ve korkutmuştu. Sonradan öğrendik ki bu teyzenin kocası zamanında askermiş, kocasını Rumlar şehit etmiş, kendisine de tecavüz etmişler. Yüzüne kaynar su dökmüşler. Kendisine ileride böyle bir sembolik askerlik görevi verilmiş. Kışlalarda geziyor, askerlere yurtsever öğütler veriyordu.

Bir de askerdeyken yerden izmarit toplamanın yani mıntıka temizliğinin kendi içinde bir ironi barındırdığını fark ettim.TSK tarihinin belki de en anlamlı işi olabilir, askere yüzyıllardır bu emri vermekteki mantık şu; yere çöpünüzü atarsanız kendiniz toplarsınız. Yani hiç kimse yere çöpünü atmasa ve bu öğrenilmiş bir ahlak yasası haline gelse böyle bir uygulama hiç olmayacaktı. Sabahın köründe yerde ezik büzük sigara izmaritleri aramayacaktın. Her gün tekrar eden bu saçmalık aslında askerin kendini bile bile sürüklediği bir şey. Askerlik bitince de devam eden bir şey. Çünkü içinde bulunduğun boktan halin sorumlusu yine sen ve senin gibi düşünenler. Sorsan kimse üstüne alınmaz. O zaman bu kadar saçmalık niye var?

Bu gözlemler ve düşünceler içerisinde askerliği bitirmiştim. Bir halkçılık kursundan geçtiğimi düşünüyordum. Ancak bu kursta benden başka kendini Kemalist olarak tanımlayan çok az kimseye rastladım. Nurcular, Kürtçüler, AKP’liler hepsi oradaydılar ama Kemalistler olarak yoktuk. Orada birine bir harf öğretmek, birine görgü dersi vermek, hiç olmazsa nereye sıçılacağını öğretmek bile, hatta, G3 piyade tüfeğinin sesi, barut kokusu, Lefke portakalı, evet, evet hepsi bu halkçılık kursunun içinde olan şeylerdi. Nurcu bir Kürt’le sabahın dördünde birlikte nöbet tutarken onun dinci görüşlerini temelden dinamitlemek, entelektüel bir yenilgiye uğratmak, hepsi, hepsi bu kursa dahil şeylerdi.

Bedellilerle gene paylaştığım hiçbir ortak ülkü birliği kalmamıştı. İster Atatürkçü olsun, ister milliyetçi -artık nasıl olabiliyorlarsa- ne olursa olsun kendileriyle buluşabileceğim hiçbir ortak payda kalmamıştı. Onları ulusal çemberin dışında görüyorum. 27 Şubat 2020 gününü anımsayın; İdlip’te resmi rakamlara göre 33 şehit vermiştik. Gerçekte bu sayının daha fazla olduğu biliniyor.

28 Şubat sabahı yurttaşlar neler hissetti? Büyük bir hüzün, hınç ve öfkeyle uyansalar da herkes işine gücüne hiçbir şey olmamış gibi rutin hayatına devam etti. Erdoğan hiçbir şey olmamış gibi Gezicilere sallayarak, gülerek, damadıyla İsmail Kahraman'ı da güldürerek sanki iki gün önce onlarca askerimiz şehit olmamış gibi konuşmuştu. Buna rağmen halktan tepki gelmemişti. Bedelli askerliğin halk vicdanında kabulüyle AKP'nin toplum mühendisliğini; ordu ile millet arasında bağları koparacağını, parayı ödeyenin canını kurtarıp, ödemeyenin öleceğini baştan kabul edeceğimiz anlamına geldiğini söylemiştim. O gün gelinen noktada gördük ki ölmek zaten askerin görevi, bunun için para alıyor, bedelli paralarımızı niye veriyoruz yoksa? atmosferi oluştu ülkemizde, çünkü halkımız tepkisiz, sessiz kaldı. Bu ne demektir? herkes işini yapıyor demektir, askerin işi de ölmek. Eskiden şehit verdiğimizde bayrak yürüyüşleri yapar, teröre karşı yürür, tepki gösterirdik. İmdi gene İdlip'te hala enkaz altında olan Mehmetçik gerçeğini bedelli parası ödediği için görmezden gelen, parayla vicdan rahatlatan ahlaksızlık düzeni kuruldu.

Bu düzen AKP düzenidir. Bu düzende sağcısı da solcusu da mutabık kaldı. Bedelli çıkarsa oyum sana! mutabakatıdır. Bedelli askerlik, ordunun, Erdoğan’ın İslami profesyonel ordusu haline getirilmesinde bir adımdı. Bu adım konfor düşkünleriyle atıldı.

Zorunlu askerliğin reformlarla yeniden ele alınmasını, yurttaşların mesleğine, becerilerine, kişisel gelişimine göre tatbik edilmesini, meslek öğretilmesini, Anadolu’nun köylü, yoksul genciyle, okumuş, kentli gencin bir araya gelmesindeki halkçılığı da öne sürerek bedelliye karşı beraber çözüm geliştirelim, demiştim. Çünkü bedelli askerliğin sabit olması AKP'nin Ergenekon, Balyoz, 15 Temmuz süreciyle TSK’yı zayıflatma, ordu-millet kavramını yok sayma operasyonlarının bir parçasıdır. O yüzden 28 Şubat 2020 günü Erdoğan onlarca şehide rağmen gülmüştü.

Bedelli askerliğin getirilmesiyle beraber halkımızda orduya ilişkin duyarlılıkların azalması, profesyonel askerliğin ölümleri de profesyonelce karşılamamız gerektiği psikolojisine halkı sürüklemesi tamamen AKP iktidarına yarayan bir düzenbazlıktır. Şehitlerimizin hesabını sorma cüreti elimizden bedelli parasıyla alınmıştır, bu bir utançtır. Hükümet bu şekilde amacına ulaşmıştır. Hesabı sorulsa yeni Gezilere, yeni bayrak yürüyüşlerine sebep olurdu.

Şunu da belirteyim; bugün bir Atatürkçünün, solcunun, bedellici İslamcılardan ne farkı kalmıştır? bu açıdan hepsi AKP değil midir? konforunu, çıkarını düşünen, ulusal bilinci zayıflamış bireyler olarak kendi kendilerini atalete sürüklemeleri, eylemsizlikleri, şehitler için sosyal medyada üzülmeleri hiçbir anlam ifade etmez, ikiyüzlüdürler.

Son olarak söylemek isterim ki askerdeyken Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabını okumuştum. Ben de Piyade Er'dim fakat sakıncalı sayılabilecek ne kadar fikre sahip olsam da çağımız faşistlerinin artık en etkili silahı olan "kayıtsız kal, yalnızlaştır," tavrı yüzünden zihinlerde karavana attım.

Uğur Mumcu Sakıncalı Piyade romanını şöyle bitirir: "Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!”

Uğur mumcu bir piyadeydi ve yalnızdı.
Piyadeler yalnızdır.


Tayfun Olam

13 Aralık 2021 Pazartesi

Boğaziçi Protestoları ve Gezi: Aşağı Bakanlar ve Bakmayanlar

Amiral David Farragut Akdeniz’deki son görevi için 1868 yılının Ağustos ayında İstanbul’a gelmişti. Amerika’nın Avrupa filosu komutanıydı, Amerikan denizcilik tarihinin en önemli amirallerinden biriydi. Adı ileride romanlarda, şarkılarda geçecek kadar ün sahibi olan amiral ne bir deniz savaşı için ne de bir tatbikat için İstanbul’daydı. Protestan misyonerlerin Rumeli Hisarı’nın arkasında işaret ettikleri tepenin imar iznini alabilmek için buradaydı. İzin alındıktan sonra Robert Kolej’in inşasının önünde hiçbir engel kalmayacaktı. Halefi Boğaziçi Üniversitesi olacak kolejin, Farragut’un, Sadrazam’a tek bir sorusuyla İstanbul’un en güzide yerinde açılması mümkün olacaktı. Farragut’un sadrazama ve nazırlara okul için inşaat izninin neden verilmediğini sorması yetmişti. İzin verilmekle kalınmamış, okulun arazisine Amerikan bayrağı çekilmesine kadar türlü ayrıcalıklar tanınmıştı.

Boğaziçi Üniversitesi işte bu geniş ayrıcalıklı temel üzerine inşa edilmişti. Aynı dönem Beyrut’ta bir Amerikan koleji daha açılmıştı. Ancak bölgedeki hiçbir Amerikan okulu bu denli yüksek askeri diplomasinin dahil olduğu bir süreç sonunda açılmamıştı. Robert-Boğaziçi’nin kuruluşunda özel bir çaba, seçkin bir girişim vardı. Örneğin Beyrut’taki kolejin öğrenim dili Arapçayken, Arap öğrencilere açıkken Robert Kolej’in Türk öğrencilere müsamahası yoktu. Kolej daha ziyade misyoner faaliyetlerin yürütülmesi, öğrencilere meslek kazandırabilmek, Ermenilerin, Bulgarların protestanlık çevresinde milliyetçi hislerini, ayrılıkçı hareketlerini desteklemek misyonuyla kurulmuştu. Nitekim Amiral Farragut’un Avrupa’daki görevi de Osmanlı’ya karşı başlayan Girit isyanından Amerikan çıkarlarına uygun payı koparabilmekti. İmar izni için padişahın fermanı dönemin isyan koşullarına bağlı olarak çıkmıştı.

Rumeli Hisarı surlarının gerisindeki kibrin ve dokunulmazlık hissinin tarihsel izini sürmeye devam edersek okulun kurucusu Cyrus Hamlin’in anılarında bir ayrıntı gözümüze çarpar; okulun inşaatına başlandığında yapılan törende Yunan bir hatibin, “bu bina o surlardan daha yüksek bir yerde bulunmaktadır. Onlara hükmetmektedir. Bu binanın gücü mânevîdir ve ebedîdir. O surların yıkılıp gittiğini görecektir...” demesi dikkat çekicidir. Okulun nasıl bir atmosfer içerisinde temelinin atıldığı hakkında fikir verir. Kurucuları için politik ve dini bir diriliştir. Hamlin ve dönemin Batılı seyyahları arasında okulun kuruluşuyla ilgili genel tutum bu şekildedir.

Surlar üzerinden Türklüğe meydan okuyan yükseklik duygusu; ileride, tepeden bakan yüksek statü fetişizmine, etiketçiliğe -var olan tepeden bakma Boğaziçililerin sosyo-ekonomik elitizmi değil, sosyo-kültürel, daha ziyade kültürel açıdan tepeden bakmasıdır- biz farklıyız algısına evrilen üniversite, öğrencilerinin tabiriyle “İkinci Dünya Savaşı’nda İsviçre gibi bir yer,” olarak görülüyordu. 1970’lerdeki öğrenci olaylarında pasif ya da apolitik kalmak hem öğrencileri hem de rektörleri için övünülecek bir tutumdu. Ancak Ocak 2021’de Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasıyla surların üzerindeki fanusa bir taş atıldı. Övündükleri tutumun yarattığı canavar bu kez kendilerine saldırıyordu.

Üniversite kendi İkinci Dünya Savaşı’na geç de olsa girmişti.


Protestolardaki Tutarsızlıklar

Liyakata, üniversitenin kurumsal geleneklerine bağlı olduklarını söyleyen Boğaziçili akademisyenler Melih Bulu’nun rektörlüğüne karşı çıkarken onun da kendileri gibi Boğaziçili olduklarını unutuyorlar. Rektör seçimindeki kıstaslardan biri olan okulun kültüründen gelmeyi karşılıyor kendisi. Yüksek lisansını ve doktorasını Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptı.

Liyakatı önemseyen akademisyenler bir noktayı daha gözden kaçırıyorlar; Bulu’nun çalıntı yüksek lisans tezi, çalıntı doktora tezi aynı üniversitenin akademisyenleri tarafından kabul edildi. Bu tezlerdeki kural hataları, yetersizlikler yine Boğaziçili akademisyenler tarafından onaylandı.

Bulu üniversitede sekiz yıl ders verdiğini söylüyor. Asistanlığı döneminde derslere girdiyse kendisini bu göreve layık görenler yine Boğaziçili akademisyenlerdir.

Dolayısıyla asıl protesto edilmesi gereken Bulu mudur? yoksa Bulu’yu ve Bulu gibileri yetiştiren, onaylayan üniversitenin kendisi midir? Akademisyenler burada paradoksa düşüyorlar. Her gün rektörlük binasına sırt çevirerek durma eylemlerinde ironik bir durum sergiliyorlar. Yani kendi okullarına sırt çevirmekte haklılar. Üstelik önceki rektör Mehmet Özkan da atamayla gelmişti. Bulu’ya gösterilen tepki ona neden gösterilmedi? daha geçmişe gidersek 80 darbesinin atadığı rektöre de benzer bir tepki gelmemişti. Yani üniversitenin geleneğinde atamalara karşı ciddi bir tepki ve eylem kültürü yok. Çünkü Boğaziçililer İkinci Dünya Savaşı’nın İsviçre’si olmakla övünürler. Dolayısıyla Boğaziçililerden diğer üniversitelerdeki adil olmayan atamalara zamanında neden tepki göstermediklerini sormak anlamsız hale geliyor.

Bu arada protestolar olurken öğrencilerin bir tutumu da dikkat çekicidir; Bulu seçime girip de kazanmış olsaydı rektörlüğünü kabul ederdik düşüncesi içindeler. Bu durum üniversitede egemen olan demokratlığın genişliği hakkında fikir verir. Bu genişliğin zamanında bize AKP’yi getirdiğini biliyoruz.

Diğer bir husus da AKP döneminin baskıcılığını, laik cumhuriyet hassasiyeti olan 28 Şubat dönemine benzetmeye çalışan anlayıştır. Zamanında 28 Şubat yönetmeliklerini üniversitede esnetmiş olmakla övünen Boğaziçi özgürlükçülüğü, imdi, 28 Şubat’ın hedef aldığı İslamcılıktan yakınıyor. Protesto fotoğraflarında türbanlı öğrencilerin LGBT bayraklarıyla yan yana durmasını 28 Şubat’a karşı kazanılmış zafer olarak bilinçaltına işlemeye devam ediyorlar. Hem İslamcılığa, hem 28 Şubat ruhuna karşı olmanın oksimoronluğu içindeler. Buradan anlamalıyız ki Boğaziçi protestolarında laik kaygılar yoktur, laiklik talebi yoktur. Aslında bu üst yapıyla ilgili bir sorundur, laiklik gündemi muhalefet partilerinde dahi yok. Bu kaygısızlık topluma yansıdı. Ama laiklik talebinin olmaması protestoları baştan boşa çıkarıyor. Çünkü Melih Bulu ataması İslamcı düzende mümkün olmuştur. Düzenin kendisine karşı çıkmadan salt kişilere takılmak eylemleri sonuçsuz kılar.


Boğaziçi Protestolarından Gezi Beklentisi

Protestolarla birlikte sol liberal çevrelerde, buradan bir Gezi çıkar mı? kıpırdanmaları başladı. Murat Belge’nin Birikim dergisinde çıkan Boğaziçi’nin Düşündürdükleri yazısı protestoların ‘toplumda geniş bir etki yaratacağı’ tahminiyle bitiyordu. Ona göre Erdoğan kültürel iktidarını tesis edememenin acısını Boğaziçili elitlerden çıkarıyordu. Oysa baktığımız zaman Boğaziçili elitler özellikle sosyal bilimcileri AKP iktidarının gerici politikalarına meşruiyet kazandırmada akademik alanda yoğun çaba harcadılar. Bunun yanında AKP iktidarına bir başbakan hediye ettiler.

AKP’nin Kemalist Cumhuriyet düşmanlığında tutunduğu akademik dayanakları dediğimizde ilk akla gelenlerden biri Ayşe Çavdar, 24 Haziran 2013’te Milliyet gazetesine verdiği röportajda ‘2002’de tanıdığımız Erdoğan ‘O kışlayı yapmayıverelim’ derdi’ açıklamasıyla Erdoğan’ın Gezi eylemcilerine yönelik sert tepkisini utangaç bir kırgınlıkla dile getiriyor. Çünkü ona göre Gezi’deki çocukların bıçkınlıklarında Erdoğan’ın izi var. Tayyip abisinin sert tutumuna bu yüzden anlam veremiyor. Çavdar’ın akademik geçmişine baktığımızda bu saflığın ve kullanışlı aptallığın Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünden çıktığını görüyoruz.

Bir diğer isim Boğaziçi Sosyoloji fenomeninin vücut bulmuş hali, adeta kurumsal sesi Nilüfer Göle, yetmez ama evetçiliğinin yanında “Said-i Nursi Türkiye’nin Gandhi’siydi, ancak yaşatmadılar.” sözüyle akıllardadır. Ona göre Fethullah Gülen İslamcı değildir, Türkiye’de İslamileşme yoktur, haliyle kaygılanacak bir laiklik sorunu da yoktur. Laiklikle ilgili bu kaygısızlığın üniversitenin öğrencilerine nasıl sirayet ettiğine yukarıda değinmiştim.

Boğaziçi’nde Said-i Nursi hayranlığı bitmez. 20 Şubat 2015 tarihinde Boğaziçi Yöneticiler Vakfı tarafından üniversitede Bediüzzaman Fikriyatı panelleri düzenlendiğini hatırlatmak gerekir.

Ergenekon ve Balyoz davalarında yurtsever gazeteciler, akademisyenler, rektörler, subaylar, aydınlar Silivri’de tutsak edilmişken, Boğaziçi kürsülerinden Kemalizm düşmanlığı eksik edilmiyordu.

Boğaziçi İslam Araştırmaları Topluluğu’nun 2014 yılında düzenlediği bir organizasyonda yazar Hamza Andreas Tzortzis Atatürk için ‘şeytan’ demişti. Atatürk’e hakaretlerin edildiği Kemalizm’e sövüldüğü toplantıda alkışlar eksik olmamıştı.

Boğaziçili elitlerin cumhuriyet düşmanlığında vardıkları son zırvalık ise Nükhet Sirman’dan gelmişti; 12 Ocak 2019 tarihinde gazeteduvar sitesine verdiği röportajda Kemalizm düşmanlığının bu kesimde ne kadar hastalıklı bir hale vardığı gözler önüne seriliyordu; Sirman cumhuriyetin akraba evliliklerine karşı çıkmasını eleştiriyordu. “Oysa akraba evliliğinin illa sakat çocuğa sebebiyet vermediği açık,” diyerek neredeyse genetik bilimini de hedef alıyordu. Belki ona göre genetik Kemalist bir bilim ve akraba evliliği yapan doğulu aileleri, aşiretleri toplum mühendisliğiyle asimile etme programıdır.(!)

Sonuç olarak Boğaziçi protestolarından Gezi beklentisine girenlerin Gezi’yi ve temsil ettiği değerleri anlamadıkları ortada. Öyle olmasa AKP’ye akademik payanda olan Boğaziçi ikliminden ikinci bir Gezi çıkacağından umutlanmazlardı.


Aşağı Bakanlar İle Bakmayanlar Arasındaki Fark

Boğaziçi protestolarının şiddetlendiği dönemde polisin üniversiteye yürüyen öğrencilere “Aşağı bak” demesi gündem olmuştu. Polis bunu söylemeye cesaret bulmuştu. Ancak böyle bir cesareti onlara vermeyen Gezi’nin aşağı değil hep ileri bakan gençliğinin müstesnalığı üzerinde durmak gerekir. Çünkü ekonomik krizin en ağır şekilde hissedildiği, salgın nedeniyle halkın maddi, manevi çöktüğü bu düzende gençliğin çıkaracağı en küçük kıvılcım dahi sosyal bir patlamaya sebep olabilecekken, bu patlama için gerekli gerilimler intiharlarla, sinir krizleriyle toplumda kendini göstermişken Boğaziçi eylemleri neden belli bir çevrede, belli bir kesimde sınırlı kaldı? toplumun diğer kesimlerinden katılım neden olmadı? bu soruları yanıtlamak için Gezi’de başarılan şey ile bugün başarılamayan şeyi anlamak gerekiyor.

Öncelikle Gezi’nin özüne karşı duyulan tuhaf bir kaygıdan ilerleyelim, bu kaygının bizi götüreceği adres, aşağı bakanların adresidir. Böylece bugün neyi başaramadıklarını daha iyi anlamış oluruz; Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü başkanlığı da yapmış olan Edhem Eldem’in 16 Haziran 2013 tarihinde New York Times’ta yayımlanan makalesinde “... dolayısıyla, protestocuların önündeki en büyük zorluk Türkiye’nin karmaşık sosyal sorunlarını İslam’la laiklik arasındaki basit bir ikileme indirgemeye çalışan Kemalist bir ters tepkinin bu hareketi gasp etmesine engel olmak.."

“... ne yazık ki Gezi Parkı’ndan yükselen yeni eşitlikçi söylemlerin modası geçmiş bir siyasi mücadelenin yaygarası içinde gümbürtüye gitme tehlikesi var."

Eldem’in Gezi’yi Kemalistler gasp etmesin kaygısını bir Amerikan gazetesinde dile getirmesi Boğaziçililik duruşunun gereğidir. 150 yıl önce okulunun misyoner kurucuları gibi o da okyanus ötesine şikayetini söylemiştir.

Oysa Gezi Kemalist, Ulusçu bir nitelik taşıyan laik bir harekettir. Laiklik ve İslamcılık çatışmasının hiç de öyle basit bir çatışma, basit bir ikilem olmadığını kanıtlar nitelikte ülke çapında yayılmış halk hareketidir. Gezi doksanlardan beri öngörülen, kaynayan Ulusçu dip dalganın nihayet fokurdayıp yüzeye çıkmasıdır. 2007 yılında cumhuriyet mitingleriyle geleceğini hissettirmiştir. Hatırlanacak olursa mitinglerin yapıldığı dönem laik cumhuriyetçi teyzelerin laiklik kaygısını karikatürize edenler malum üniversitenin ikliminden çıkmış kişilerdi. Cumhuriyet gazetesinin Tehlikenin farkında mısınız? uyarılarına alaycı bir tutum vardı. İşte alay ettikleri cumhuriyetçi kadınların çocukları anneleriyle birlikte Gezi’nin dinamosu oldular. Devlet gençleri ailelerine şikayet ettiğinde aileler Gezi parkına çocuklarına destek vermeye gelmişlerdi.

Dolayısıyla Gezi’nin bir ağaç meselesi olmaktan çıkıp halkın her tabakasından insanları içine çeken yöne gitmesi laik cumhuriyet ve Atatürk hassasiyeti taşımasından ileri gelir. Boğaziçi protestolarıysa bu hassasiyetleri taşımadığından hisarüstüne hapsolmuştur. Halkla buluşamamıştır. Halkın başkaldırmaya en uygun koşulları doğduğu zamanda üniversite gençliğiyle buluşamaması ulusal duyarlılık sınırlarının Gezi’de olduğu gibi genişletilmemesinden kaynaklıdır.

Aşağı bakmayanların bakanlardan bir farkı da kuşak çatışması barındırmaksızın halk hareketine sebep olmalarıdır. Gezi gençliği çoğunlukla Y kuşağından olmasına rağmen önceki kuşaklarla kendileri aralarında belirgin bir farkın olduğunu ima eden popüler kültürün kuşakçı anlayışına sırt çevirmiştir. Bu durum onların her yaştan insanla bir araya gelmelerine olanak sağlamıştır. Hatırlanacak olursa Gezi’de halk meclislerinde belli bir yaş grubu konuşmaz, her yaş grubundan insanlar halkın kürsüsünde konuşurdu. Bu açıdan günümüzde sosyologların sandığı gibi kuşak çatışmasının eseri değildir. Bilhassa kuşakların dayanışmasıdır. Çünkü Y kuşağının en önemli özelliği bir geçiş kuşağı olmasıdır. Gelenekselle, modernin özellikle oyun kültürü açısından kesiştiği doksanların sonu ile ikibinlerin başlarında çocukluk dönemlerini geçirmesi bunda etkilidir. Aynı şekilde örf ve adetlere aşinalık, ideolojik devamlılık bu kesişmenin getirileridir.

Aşağı bakanlarda ise kuşak farkının, kuşak çatışmasının olduğu fikri her kanaldan aşılanan bir düşüncedir. Z kuşağıyla ilişkilendirilen Boğaziçi protestolarında öğrencilerin dayanışması sadece kendi akademisyenleriyle sınırlıdır. Bu da protestoları sınırlayan bir diğer durumdur; kuşağa ve üniversite kimliğine indirgeyen tutum.

Aşağı bakmayanlar aynı zamanda Atatürk’ün bir idealinin provasını gerçekleştirdiler. Gezi ne işçi sınıfı hareketi denilerek Marksist bir yorumla açıklanabilir, ne de burjuva hareketi ya da prekarya hareketi denilerek liberal bir yorumla açıklanabilir. Gezi imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olma idealinin öncü bir pratiği olmuştur. Gezi, kaynak işçisi Ethem Sarısülük ile bir eczane sahibinin halkın kurduğu sofralarda aynı yemek için sıraya girmesidir. Gezi, üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın biber gazından yanan gözlerine memur emeklisi teyzenin ilk müdahalesidir, şefkatidir. Gezi karikatürize edenlere inat her sınıftan yurttaşın Mustafa Kemal’in askerleriyiz! diye haykırmasıdır. Gezi milletçe kütleleşmenin 21.yüzyıldaki ilk deneyimi olmuştur. Bundan önce 20.yüzyılda Vagon Li olayıyla yine İstanbul’da deneyimlemiştik.

Gezi'nin bu çığır açıcılığını gören etnik bölücüler akabinde kendi militanlarını eylemlere kattılar. Öcalan BDP heyetiyle görüşmesinde duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş: "Halk meydanı Ergenekon ve Ulusalcılara bırakılmamalı," demişti. Demirtaş ise başlarda Gezi'nin Kemalist özünün farkında olduğundan eylemleri darbe girişimi olarak tanımlamıştı. Ne zaman ki Kemalistlerin lokomotifi olduğu hareket ulusal çapta ses getirdi, o zaman Gezi'ye sahip çıkma yarışına girdiler. Amerikan gazetesinde Gezi'yi Kemalistlere bırakmayın diye serzenişte bulunan Edhem Eldem ile bu açıdan aynı yerde konumlandılar. Bu durum iktidara yaradı ve Gezi'nin Kemalist bağlamından koparılması gençleri terörist diye suçlamalarını sağladı. Olayların dış güçlere bağlanmasının önünü açtı. Gezi'ye anti Kemalistler zarar verdiler.

Gezi’nin statücü, etiketçi kalıpları kıran kimlikler üstü bir harekete dönüşmesinde işte bu Kemalist ideolojinin birikimi yatmaktadır. Fakat bu birikimle sorunlu olmayı entelektüel olmanın geçerliliği addetmiş Boğaziçi elitizmi protestolarıyla diğer üniversitelerin öğrencilerini bile yanına çekememiştir. Birkaç cılız öğrenci dayanışması mesajı dışında karşılık bulmamıştır. Özellikle Anadolu’da karşılığını bulamamış protestoların başarısızlığının altında Tevhid-i Tedrisat’ın (Öğretim Birliği) terk edilmesi yatar.

Tevhid-i Tedrisat yasa tasarısı mecliste görüşülürken tasarıyı gerekçelendiren şu ifade dikkat çekicidir: “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”

Melih Bulu gibi AKP’lilerin üniversitelere rektör olarak atanması ilk değildi, Anadolu’daki üniversiteler bu haksızlığı çok önceden yaşamışlardı. Ne zaman ki Bulu’nun atanması gerçekleşti, o zaman Boğaziçi’nden ses geldi. O zamana kadar entelektüel İstanbul sultası, aydın, yazar, çizer takımından ciddi bir tepki gelmiyordu. Haliyle öğrenci dayanışması, akademisyen dayanışması da yoktu.

Üniversiteler arasında esaslı bir dayanışma olmaması kanunun uygulanmaması ya da eksik uygulanmasıyla ilgilidir. Öğrenim dilinde, kültürde, ekolde bu kadar bölünmüşlük gençleri nasıl bir araya getirecekti? bi yerde Fransızca, bi yerde İngilizce, bi yerde Türkçe öğrenim var. Birbirinden bu kadar kopuk yerlerde düşünce dünyaları da birbirinden kopuk öğrenciler yetişir. Ulusal bir gençlikten söz edilemez, her şey parçalanmıştır, genç dimağlar oradan oraya savrulmuştur. Duygu ve düşünce birliğinde dağınıklık öğrenciler arasında hiyerarşik bir düzene yol açar. Herkes kendi kimliğine, statüsüne, etiketine sığınır. Üniversiteli üniversiteliye: ben senden zekiyim, yüksek puan aldım, benim okuluma kayyum atanmasıyla önceden seninkine atanmış olması aynı önemde değil, demeyi kendine hak görür. Hiyerarşiyi iktidardan önce üniversiteli kendi oluşturmuştur zaten. Gençlerin kendi aralarına ördüğü duvarları hiçbir gençlik düşmanı iktidar öremezdi. İktidarlar sınavcılığı kutsarken, öğrenciler de sınav sonuçlarına göre kendilerine değer verirler. Sınavı düzenleyen otoritenin şablonlarına bağlı yaşarlar. Bu bağlılığa kimler daha sadıksa aşağıya bakanlar onlar olur.

Émile Zola’nın sözü bu konuda yeterince açıklayıcıdır: "İrtica saltanatını, bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir, kalır. Okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaklardır.”


Tayfun OLAM

Şehit Piyade Er Tarık Tarcan

Piyade Er Tarık Tarcan'ın ölüm haberini alınca Patroklos'un ölüm haberini alan Akhilleus kadar yıkıldım. Oysa Tarık'ın akrabası...